17 Ağustos 1999 Marmara Depremi, Türkiye’nin yalnızca yakın tarihindeki en ağır doğal afetlerden biri değil, aynı zamanda afet yönetimi, şehirleşme, yapı güvenliği ve toplumsal dayanışma anlayışında önemli bir kırılma noktasıdır. Saat 03.02’de meydana gelen ve yaklaşık 45 saniye süren deprem, başta Kocaeli, Sakarya, Yalova ve İstanbul olmak üzere geniş bir coğrafyada ağır can ve mal kaybına yol açmıştır. TÜBİTAK’ın resmi verilerine göre deprem 7,4 büyüklüğünde gerçekleşmiş; 17.840 kişi hayatını kaybetmiş, 43.953 kişi yaralanmış, 285 bin konut ve 40 binden fazla iş yeri hasar görmüştür. 17 Ağustos’u yalnızca geçmişte yaşanmış bir deprem olarak değil; Türkiye’nin afet bilinci, şehirleşme politikaları ve toplumsal hafızası açısından değerlendirilmesi gereken tarihsel bir dönüm noktası olarak ele alınmalıdır.
17 Ağustos 1999…
İnsan ancak yıkılmış duvarların enkazında kalmıyor, yarım kalan hayatların, hayallerin, tutulamamış sözlerin, gerçekleştirilmemiş planların, paylaşılamamış gülüşlerin, gözyaşlarıyla süzülen bütün acıların enkazında 27 yıl…
Saat 03.02.
Bazı gecelerin sabahı olmaz. Saatler ilerler, takvim değişir, şehirler yeniden kurulur; fakat bazı geceler insanın hafızasında hep aynı saatte kalır.
Marmara, uykunun en derin yeri.
Yer gölcük
Yerkürenin sessizlikten çıkıp yankıladığı büyük bir gürültü, şehirlerin uykusunu bölen çığlık.
45 saniye.; Kocaeli, Sakarya, Yalova ve İstanbul
Yer yerinden oynadı. Evlerin duvarları çatladı, eşyalar devrildi, camlar kırıldı, yollar yarıldı. Şehirlerin sesi bir anda kesildi. Güvende hissettiğimiz yuvalar kaçılması gereken mecralar oldu. Karanlığın içerisinde insanlar birbirlerinin adını aradı. Bir anne çocuğunun sesini, bir evlat ailesinin nefesini, bir şehir ise kendi kalp atışını aradı. Tanımadığımız ellere uzandık, bilmediğimiz yerlere sığındık.
O gece yalnızca büyük bir yıkımı getiren, taş yapıları söküp atan deprem olmadı. Türkiye, o gece yalnızca bir deprem yaşamadı. Depremin fiziksel süresi kısa, toplumsal etkisi ise uzun oldu. Toplumsal kaybı, ortak acıyı, hazırlıksızlığı, kırılganlığı gördü. Çünkü deprem sadece bir doğal afet değil bireylerin, toplumların ve devletlerin kaybıydı. Bazı acıların yaşı olmaz. Deprem yalnızca toprağı değil, hafızayı da sarsar. Aradan geçen 27 yıl unutulamayan bir felaket değil kaybedilmiş canlar ve 45 saniye süren, binlerce insanın hayatında onlarca yıla yayılan bir travmanın başlangıcı oldu.
Marmara’nın Altında Bir Hat, Üzerinde Milyonlarca Hayat…
Marmara’nın altında sessizce uzanan faylar, bize doğanın unutmadığını hatırlatıyor. Depremler dünyanın kabuğu oluşup levha tektoniği başlamasından itibaren yerküre üzerinde varlığını sürdüren doğal afettir. Depremler yalnızca bir doğal afet değil can ve mal güvenliğin doğrudan tehdit eden ekonomiyi sarsan, sosyal düzeni değiştiren ve ulusal güvenliği etkileyen faktördür.
Modern devletlerin gücü yalnızca sahip oldukları askerî kapasiteyle değil, kriz sırasında temel hizmetleri sürdürebilme kabiliyetiyle de ölçülür. Bir ülkenin jeopolitiği yalnızca sınırlarından, ordusundan, enerji kaynaklarından veya dış politikadaki konumundan ibaret değildir. Bazen bir ülkenin jeopolitik gücü, kendi şehirlerinin ne kadar dayanıklı olduğuyla ölçülür.
Marmara’da kırılan fay, değişen Türkiye.
Bir milletin hafızasında yeni bir sayfa açıldı. 17 Ağustos’u anlamak, yalnızca depremin büyüklüğünü bilmek değildir. Asıl mesele, bu büyük yıkımın nedenlerini ve Türkiye’ye bıraktığı dersleri doğru okuyabilmektir.
Önemli olan, depremi yalnızca “doğal afet” kavramıyla açıklamaktan kaçınmaktır. Deprem doğal bir olaydır; ancak büyük can kayıplarının ortaya çıkması çoğu zaman doğal olay ile toplumsal kırılganlığın birleşmesinin sonucudur.
Jeolojik bir gerçeklik var ki o da Türkiye’nin bir deprem Ülkesi olduğu kesinliğidir. Türkiye, aktif tektonik kuşakların üzerinde bulunan bir ülkedir. Bu nedenle deprem gerçeği Türkiye açısından istisnai bir durum değil, coğrafyanın temel özelliklerinden biridir.
Meydana gelen depremlerde yıkımların ağırlığı yalnızca depremin büyüklüğüyle açıklanamaz. Yapıların mühendislik özellikleri, zemin koşulları, yapı denetimi, şehirleşme biçimi ve afet hazırlığı gibi unsurlar meydana gelen hasarın boyutunda belirleyici olmuştur. Plansız yapılaşma, mühendislik hizmetlerinin yetersizliği veya yapı güvenliğindeki ihmaller, deprem tehlikesini toplumsal bir riske dönüştürebilir. Depremle mücadele yalnızca deprem sırasında yapılacak çalışmalardan ibaret değildir. Mücadele, yapı inşa edilmeden önce başlar. Dayanıksız binalar, yanlış zemin üzerinde yapılaşma, kaçak veya denetimsiz yapılar, altyapı yetersizlikleri, afet yollarının kapanması ve toplumun afet bilincinin düşük olması; deprem sırasında yaşanabilecek kayıpları büyütebilir.
Marmara depremi afet yönetimindeki yetersizliği ve hazırlıksızlığı gözler önüne sermiştir. 17 Ağustos 1999, Türkiye’nin afet yönetimi açısından bir dönüm noktası oldu. AFAD’ın tarihçesinde de Marmara Depremi, afet yönetimi ve koordinasyonu bakımından önemli bir kırılma olarak değerlendirilmektedir. Depremin ortaya çıkardığı büyük can kaybı ve koordinasyon sorunları, afetlere ilişkin yetki ve sorumlulukların yeniden düzenlenmesi ihtiyacını açık biçimde ortaya koymuştur. Bu süreç sonunda 2009 yılında Afet ve Acil Durum Yönetimi Başkanlığı’nın kurulması, Türkiye’nin afet yönetiminde merkezi koordinasyonu güçlendiren önemli adımlardan biri olmuştur.
Burada 17 Ağustos’un tarihsel önemi ortaya çıkmaktadır: Bir felaket, devletin afet yönetimi anlayışının yeniden şekillenmesine neden olmuştur.
17 Ağustos sonrasında Türkiye’de deprem araştırmaları hız kazanmıştır. TÜBİTAK tarafından bölgede sismolojik ve jeodezik gözlem ağları kurulmuş, deprem aktivitesi izlenmiş ve Kuzey Anadolu Fay Sistemi’nin Marmara Denizi içerisindeki segmentleri üzerine çalışmalar yürütülmüştür. Dolayısıyla bilimsel yaklaşım, deprem korkusunun yerine deprem bilincini koymalıdır.
Deprem bilinci kazandırmak; afet sırasında doğru davranışları öğretmek, ilk yardım eğitimini yaygınlaştırmak, güvenli yapı konusunda bilinç oluşturmak ve afet gönüllülüğünü teşvik etmek açısından büyük önem taşımaktadır. Çünkü geleceğin şehirlerini bugünün gençleri kuracaktır. Onların şehirleşmeye, mühendisliğe, kamu yönetimine ve toplumsal dayanışmaya bakışı, gelecekteki afetlerin sonuçlarını doğrudan etkileyebilir. Bu nedenle deprem bilinci bir ders konusu olmaktan çıkarılmalı, toplumsal kültürün parçası hâline getirilmelidir.
Unutmak Değil, Ders Çıkarmak
17 Ağustos 1999 Marmara Depremi, Türkiye’nin hafızasında acı bir tarih olarak yaşamaya devam etmektedir. Ancak 17 Ağustos’u yalnızca bir felaketin yıldönümü olarak değerlendirmek, bu tarihin bize bıraktığı büyük dersi eksik anlamak olur. Deprem bize doğanın karşısında ne kadar savunmasız olduğumuzu gösterdi. Bilim ise bu savunmasızlığın kader olmadığını gösteriyor.
Bir binanın sağlamlaştırılması, riskli yapıların tespit edilmesi, toplanma alanlarının korunması, ulaşım yollarının afet sonrasında açık tutulması, iletişim altyapısının güçlendirilmesi ve toplumun deprem konusunda eğitilmesi; deprem sonrasında yapılacak kurtarma çalışmalarından çok daha önce başlaması gereken hazırlıklardır. Güvenli yapıların inşa edilmesi, riskli yapıların dönüştürülmesi, doğru şehir planlaması, bilimsel verilerin kamu politikalarına aktarılması, afet eğitimlerinin yaygınlaştırılması ve toplumun kriz anında dayanışma kapasitesinin güçlendirilmesi; 17 Ağustos’un ardından çıkarılması gereken temel derslerdir.
Bugün 17 Ağustos’u hatırlamak, geçmişin acısını yeniden yaşamak değildir. Geleceğin acısını azaltmak için geçmişi unutmamaktır. Bir milletin hafızası, yalnızca kayıplarını hatırladığı ölçüde güçlü değildir. Aynı zamanda kayıplarından ders çıkarıp geleceğini daha güvenli inşa edebildiği ölçüde güçlüdür. 17 Ağustos’u unutmamak, yalnızca hayatını kaybedenleri anmak değil; onların ardından yaşayanlara karşı sorumluluğumuzu yerine getirmektir.
O gece kaybettiğimiz insanlar yalnızca birer istatistik değildir. Her birinin ailesi, hayalleri, işi, öğrenciliği, dostları ve yarım kalan bir hayatı vardı. Deprem karşısında ortak paydamız insan hayatıdır. 17 Ağustos’un üzerinden geçen yıllar bize önemli bir gerçek bıraktı: Depremi engelleyemeyiz; fakat depremin afete dönüşmesini büyük ölçüde önleyebiliriz.
Hatırlamak yasımızdır; hazırlıklı olmak ise onlara karşı borcumuzdur.

YORUMLAR