Ana Sayfa Arama Yazarlar
Üyelik
Üye Girişi
Yayın/Gazete
Yayınlar
Kategoriler
Servisler
Nöbetçi Eczaneler Sayfası Nöbetçi Eczaneler Hava Durumu Namaz Vakitleri Gazeteler Puan Durumu
WhatsApp
Sosyal Medya
Uygulamamızı İndir
Sudenaz Gülhan / Yazar
Sudenaz Gülhan / Yazar

Sanal Dünyanın Camdan Duvarları ve Gerçek Yalnızlık

Bir an durun. Bir kafe köşesinde, bir otobüs durağında ya da herhangi bir kalabalığın ortasında…

Etrafınızdaki silüetlere bakın.

Gözler, ışık hüzmeleri saçan o küçük, dikdörtgen camlara mıhlanmış.

Kulaklarda tıkalı bir dünya, parmaklar ise hiç bitmeyecek bir akışın peşinde kayıp gidiyor.

Kimse kimseye değmiyor, kimse kimseye bakmıyor.

Neşeli bir kahkaha, ilgiyle açılmış bir kitabın hışırtısı yok.

Sadece, dijital bir hipnozun sessiz uğultusu…

Ne yazık ki, bu manzara artık kimseyi şaşırtmıyor.

Bunu sadece “Z kuşağı telefonda doğdu” kolaycılığıyla açıklamak, sorunun derinliğini ıskalamaktır.

Karşımızdaki, nesilleri yutmaya başlayan çok daha köklü bir kültürel ve manevi boşluğun,

bir yozlaşmanın ta kendisidir.

Beğeni Batağında Kaybolan Karakter

Modern çağın gençleri olarak bizler, belki de tarihimizin en çetin sınavlarından birini veriyoruz.

Bir yanda maddeden manaya her şeyi kapsayan bağımlılık zincirleri, diğer yanda bu zincirlerin içimize ördüğü devasa bir kimliksizleşme perdesi. Artık bağımlılık dediğimizde zihnimizde beliren tek tehlike, somut ve zararlı maddeler değil.

Asıl zehir, avucumuzun içindeki o ışıltılı ekranlarda.

O küçük camlar, güzellik algımızdan sosyal değer yargılarımıza kadar her şeyi yeniden formatladı.

Sosyal medya denen o dev labirent, “oyun” denen sanal arenalar ve durmaksızın kovaladığımız o anlık “beğeniler”… Bunlar farkında olmadan sadece zamanımızı değil; karakterimizi, sabretme yetimizi,

emek verme mefhumumuzu da yavaş yavaş çekip alıyor.

Artık düşünmek yorucu, sorgulamak sıkıcı, okumak ise “sadece 15 saniyede gelen mutluluk” karşısında anlamsız.

Bir fotoğraf karesiyle değer görmeyi, kısa bir videoda tatmin olmayı öğrenen bir nesil, nasıl derinlik inşa edebilir? Yozlaşma tam da bu noktada, yani zihinsel tembellikte ve kolaycılıkta filizleniyor.

 

Batılılaşma Hızında Erimeyen Kimlik

Yozlaşmayı sadece “ahlak meselesi” olarak görmek eksik kalır. Benim için yozlaşmış beyin; kültürüne, tarihine, köklerine yabancılaşmış, ülkesine fayda üretme potansiyelini kaybetmiş beyindir. Eskiden bir gencin en büyük gururu, ailesine hayırlı bir evlat olmak, fikriyle ve başarısıyla fark yaratmakken; şimdilerde en büyük ideal, sanal bir “fenomen”in ışıltılı ama bomboş unvanını taşımak olabiliyor.

Sosyal medyanın hayatımıza bu denli hükmetmediği zamanlara bakıyorum:

Orada, henüz tam olarak çözülmemiş güçlü bir “Türk aile” kavramı vardı. Bugün ise, hızla tükettiğimiz Batı menşeli, bize ait olmayan içerikler, sadece ekranlarda kalmıyor; yaşam tarzımıza, ilişki biçimlerimize sızıyor. Empati, vefa, saygı ve sorumluluk gibi bizi “biz” yapan temel direklerin yerini, benmerkezci, gösteriş düşkünü ve tüketimi kutsayan bir kültür alıyor. Bu gidişat, en nihayetinde toplumsal kimliğimizi erozyona uğratacaktır. Bir gencin en büyük hayali, donanımıyla değil, sadece kıyafetiyle dikkat çekmek ise, memleketin temelinde derin bir çatlak var demektir.

Atatürk’ün Emaneti ve Çözümün Anahtarı

Bu zorlu döngüyü kırmak, ne bir yasa ne de bir yasak ile mümkün.

Çözüm, yine bizim elimizde, gençlerin yönelimlerini dönüştürmekte yatıyor.

Sporun disiplini, sanatın inceliği, bilimin sonsuz merakı… Bu alanlar, genç zihinlerdeki boşluğu doldurmanın tek gerçek yoludur. Çünkü bu meşgalelerle doldurmadığımız her boşluğu; bağımlılık, anlamsız içerikler ve nihayetinde yozlaşma dolduruyor.

Bu mesele sadece “gençlerin sorunu” değil, memleketin ta kendisidir. Ulu Önder Atatürk’ün o sarsılmaz inancı: “Bütün ümidim gençliktedir,” bir temenni değil, üzerimize düşen en kutsal görev çağrısıdır.

O ümidi boşa çıkarmamak için, genci sanal dünyanın Camdan Duvarları arasından çekip çıkarmak, ona gerçek dünyada ter dökeceği, üreteceği ve ait olacağı bir alan açmak zorundayız.

Unutmayalım: Kaybettiğimiz her genç, sadece bir birey değil; geleceğimizden kopan, toprağa düşen bir umut tanesidir. Artık sadece kaydırmayı değil, yükselmeyi hedeflemeliyiz. Gerçek yalnızlığın panzehiri, dijital kalabalıklarda değil; birlikte üretmenin ve köklere dönmenin kudretindedir.

YORUMLAR

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

YAZARLAR
TÜMÜ

SON HABERLER