Bir toplumun fotoğrafını çekmek istiyorsanız istatistiklere bakabilirsiniz.
Ekonomik büyüklüğünü öğrenmek istiyorsanız millî gelir rakamlarını inceleyebilirsiniz.
Teknolojik gelişmişliğini görmek istiyorsanız fabrikalarına, üniversitelerine, ihracat verilerine göz atabilirsiniz.
Ama bir toplumun ruhunu görmek istiyorsanız başka bir yere bakmanız gerekir.
Gazete üçüncü sayfalarına…
Çünkü bazen bir ülkenin gerçek hikâyesi manşetlerde değil, küçük puntolarla yazılmış acı haberlerde saklıdır.
Türkiye son yıllarda tuhaf bir eşikte duruyor.
Bir yanda modernleşme, dijitalleşme ve küreselleşme söylemleri…
Diğer yanda her gün biraz daha görünür hale gelen öfke, tahammülsüzlük ve şiddet…
Kadın cinayetleri, çocuk istismarı, akran zorbalığı, aile içi şiddet, sokak kavgaları, trafikte yaşanan saldırılar…
Bunlar birbirinden bağımsız olaylar değildir.
Aslında hepsi aynı toplumsal fotoğrafın farklı kareleridir.
Ve o fotoğrafa dikkatle bakıldığında rahatsız edici bir gerçek ortaya çıkar:
Biz şiddetin yaşandığı bir toplum olmaktan çok, şiddetin normalleştiği bir topluma dönüşme riskiyle karşı karşıyayız.
Normalleşme…
Belki de en tehlikeli kelime budur.
Çünkü insan, alıştığı şeyleri sorgulamayı bırakır.
Bir kadın öldürüldüğünde birkaç saat konuşuyoruz.
Bir çocuk istismara uğradığında birkaç gün öfkeleniyoruz.
Sonra yeni gündemler geliyor.
Yeni tartışmalar başlıyor.
Ve toplumsal hafıza yeniden sıfırlanıyor.
Oysa her unutulan olay, gelecekte yaşanacak yeni olayların sessiz hazırlığıdır.
Şiddet yalnızca bir kişinin başka bir kişiye vurması değildir. Şiddet, bir hareketin bir gücün derecesi, yeğinlik, sertlik; karşıt görüşte olanlara, inandırma veya uzlaştırma yerine kaba kuvvet kullanma; duygu ve davranışta aşırılık anlamlarına gelmektedir. Şiddet göstermek ise, kaba, sert davranmaktır. Şiddet davranışı, içine sadece fiziksel içerikli şiddeti değil, sözel ve psikolojik tacizi de içeren davranışlar ile birine bilerek rahatsızlık veya fiziki olarak zarar vermeyi de almaktadır (Köknel, 1996; Uluocak vd. 2016; Akkaş, 2016).
Şiddet bazen bir bakıştır.
Bazen küçümseyen bir cümledir.
Bazen ekonomik bağımlılığa zorlamaktır.
Bazen korkutarak itaati sağlamaktır.
Bazen de bir insanın varlığını değersiz hissettirmektir.
İşte tam da bu yüzden şiddet, yalnızca adliye koridorlarında çözülebilecek bir sorun değildir.
Çünkü şiddet önce zihinde başlar.
Sonra dilde görünür olur.
Ardından davranışa dönüşür.
Ve sonunda toplumsal bir karakter kazanır.
Bugün Türkiye’de yaşanan birçok şiddet olayını yalnızca bireysel öfke nöbetleriyle açıklamak mümkün değildir.
Sorunun kökleri çok daha derindedir.
Bir çocuğun büyüdüğü evde…
Bir kadının maruz kaldığı eşitsizlikte…
Bir erkeğe yüklenen yanlış güç anlayışında…
Bir toplumun başarıyı tahakkümle karıştırmasında…
Bir bireyin yıllarca biriktirdiği değersizlik duygusunda…
Şiddetin tohumları çoğu zaman görünmez alanlarda ekilir.
Sonra yıllar sonra bir haber bülteninde karşımıza çıkar.
Toplum olarak çoğu zaman sonucu görüyoruz.
Ama nedeni görmek istemiyoruz.
Bir kadın öldürüldüğünde katili konuşuyoruz.
Fakat o katili üreten toplumsal iklimi yeterince konuşmuyoruz.
Bir çocuk saldırgan davrandığında onu suçluyoruz.
Ama o çocuğun hangi koşullarda büyüdüğünü sorgulamıyoruz.
Bir genç okulda şiddete yöneldiğinde şaşırıyoruz.
Fakat ona yıllarca hangi değerleri öğrettiğimizi hatırlamıyoruz.
Şiddet bir anda ortaya çıkmaz.
Şiddet öğrenilir.
Şiddet gözlemlenir.
Şiddet taklit edilir.
Şiddet meşrulaştırılır.
Ve en sonunda şiddet sıradanlaşır.
Asıl tehlike de budur.
Bir toplum için şiddetin artması kadar korkutucu olan şey, insanların artık şiddet karşısında şaşırmamaya başlamasıdır.
Çünkü şaşırmayan toplumlar değişmez.
Değişmeyen toplumlar ise sorunları çözemez.
Bugün sosyal medyada birkaç dakika içinde milyonlarca insan birbirine hakaret edebiliyor.
Trafikte küçük bir tartışma ölümle sonuçlanabiliyor.
Aile içinde sevgiyle çözülmesi gereken problemler yumruklarla çözülmeye çalışılıyor.
Bu durum yalnızca bireysel öfkenin değil, toplumsal sabrın da tükendiğini gösteriyor.
Belki de yaşadığımız çağın en büyük paradoksu budur.
Teknoloji gelişiyor.
İletişim araçları çoğalıyor.
Ama insanlar birbirini anlamakta her geçen gün biraz daha başarısız oluyor.
Oysa medeniyetin özü güç değil, denetimdir.
Öfkeye hâkim olabilmektir.
Karşısındakini ezmeden var olabilmektir.
Farklılıklarla birlikte yaşayabilmektir.
Bugün ihtiyaç duyduğumuz şey daha fazla güvenlik kamerası değil, daha fazla vicdandır.
Daha fazla ceza değil, daha fazla farkındalıktır.
Daha fazla korku değil, daha fazla adalettir.
Çünkü hiçbir toplum yalnızca yasalarla huzurlu hale gelmez.
Toplumları ayakta tutan görünmez sütunlar vardır:
Empati…
Saygı…
Merhamet…
Adalet…
Ve insan onuru…
Bu sütunlar zayıfladığında şiddet yalnızca bir davranış olmaktan çıkar; bir kültüre dönüşür.
İşte o noktada mesele birkaç suçlunun meselesi olmaktan çıkar.
Bütün toplumun meselesi haline gelir.
Bugün kendimize sormamız gereken soru şudur:
Şiddeti konuşuyor muyuz, yoksa ona alışıyor muyuz?
Çünkü bir toplumun geleceğini belirleyen şey, şiddetin varlığı değil; şiddet karşısında gösterdiği tepkinin gücüdür.
Vicdanın sustuğu yerde şiddet konuşur.
Ve şiddetin konuştuğu yerde hiçbir toplum gerçekten huzurlu olamaz.

YORUMLAR