Ana Sayfa Arama Yazarlar
Üyelik
Üye Girişi
Yayın/Gazete
Yayınlar
Kategoriler
Servisler
Nöbetçi Eczaneler Sayfası Nöbetçi Eczaneler Hava Durumu Namaz Vakitleri Gazeteler Puan Durumu
WhatsApp
Sosyal Medya
Uygulamamızı İndir
Sudenaz Gülhan / Yazar
Sudenaz Gülhan / Yazar

Yaşayan Hazinemiz: Somut Olmayan Kültürel Mirasın İzinde

Kültür kavramı genellikle görkemli binalar veya antik kentlerle özdeşleştirilse de bir toplumu asıl ayakta tutan hazine; somut varlıklardan ziyade o eserlere ruh veren gelenekler, bilgiler ve becerilerdir. UNESCO’nun “Somut Olmayan Kültürel Miras” (SOKÜM) olarak tanımladığı bu kavram; sadece nesnelerden ibaret olmayan, o nesneleri anlamlı kılan yaşayan bir pratikler bütünüdür. Bu miras; toplumun üyeleri tarafından kuşaktan kuşağa aktarılan, topluluklara kimlik ve devamlılık duygusu veren bilgi ve ifadelerin tamamıdır. UNESCO, bu geniş yelpazeyi beş temel başlıkta sınıflandırır: Destanlar ve masallar gibi sözlü gelenekler; Karagöz, Meddahlık ve geleneksel danslar gibi gösteri sanatları; Nevruz, Hıdırellez ve kına geceleri gibi toplumsal uygulamalar; geleneksel tıp ve halk takvimleri gibi doğa ve evrenle ilgili bilgiler ve son olarak ebru, çini, kilim dokumacılığı gibi el sanatları geleneği. Bir geleneğin bu kapsama girmesi için sadece geçmişte kalması yetmez; bugün hala uygulanıyor olması, toplum tarafından sahiplenilmesi ve kuşaktan kuşağa aktarılarak değişen koşullara ayak uydurması gerekir.

Türkiye, sahip olduğu bu devasa birikimi koruma ve uluslararası alanda temsil etme noktasında tam bir dünya gözdesi haline gelmiştir. Günümüz itibarıyla UNESCO listelerinde 30’u aşkın tescilli unsuruyla küresel ölçekte en ön sıralarda yer alan ülkemiz, adeta bir kültürel diplomasi başarısı sergilemektedir. Bu listede yer alan her bir unsur, toplumsal hafızamızın birer parçasıdır. Örneğin; sadece bir içecek olmayan, sunumundan falına kadar derin bir ritüel barındıran Türk Kahvesi Kültürü, imece usulünün en güzel örneği olan Tören Keşkeği, paylaşmanın sembolü haline gelen Lavaş, Yufka ve İnce Ekmek kültürü bu zenginliğin mutfaktaki yansımalarıdır. Yine Karagöz gibi hiciv sanatımız, suyun kağıtla dansı olan Ebru, Bitlis’in ruhunu yansıtan Ahlat Taş İşçiliği ve dünyanın en eski spor organizasyonlarından Kırkpınar Yağlı Güreşleri bu mirasın ne kadar köklü olduğunu kanıtlar. Son yıllarda listeye giren Mey/Balaban zanaatkarlığı, Sedef Kakma sanatı ve İftar gelenekleri ise bu zincirin halkalarını daha da güçlendirmiştir.

Ancak bu kültürel derinliğe rağmen, toplumda bu mirasın sadece “nostaljik bir hayranlık” olarak kalması büyük bir tehlikedir. Araştırmalar gösteriyor ki, Türk toplumu olarak bu değerleri izlemeyi sevsek de aktif olarak “deneyimleme” konusunda zayıf kalıyoruz. Özellikle dijitalleşen dünyada yeni kuşaklar ile eski kuşaklar arasındaki bağın zayıflaması; “Düldül, Keloğlan, Dede Korkut anlatıları” gibi kültürel sembollerin unutulmasına ve sözlü kültürün zayıflamasına neden olmaktadır. İşte bu noktada, Ankara Hacı Bayram Veli Üniversitesi (AHBVÜ), Türkiye’nin bu alandaki kalesi olarak öne çıkmaktadır. Özellikle Prof. Dr. M. Öcal Oğuz ve Prof. Dr. Ruhi Ersoy, bu mirasın sadece akademik bir ders değil, yaşayan bir gerçeklik olması için devrim niteliğinde adımlar atmışlardır.

Öcal Oğuz, UNESCO Türkiye Millî Komisyonu Başkanı olarak Türkiye’nin uluslararası başarısının stratejisini kurgularken, AHBVÜ bünyesinde kurduğu Türkiye’nin ilk “Örgün ve Yaygın Eğitimde SOKÜM UNESCO Kürsüsü” ve Ankara Hamamönü’ndeki yaşayan müze ile masalları, gölge oyunlarını ve zanaatları cam arkasından çıkarıp hayatın merkezine taşımıştır. Ruhi Ersoy ise “Gelenekten Geleceğe” vizyonuyla, Barak Türkmenleri’nden geleneksel tıp bilgilerine kadar pek çok unsuru modern dünya ile sentezlemiş; bu bilincin hem akademik düzeyde hem de siyaset ve devlet politikası katında temsil edilmesini sağlamıştır. Üniversite bünyesinde koordine edilen envanter çalışmaları ve düzenlenen kış/yaz okulları, bir geleneğin ölmemesi için gereken profesyonel koruma planlarının temelini oluşturmaktadır.

Netice itibarıyla, somut olmayan kültürel mirası korumak, onu bir vitrine hapsederek dondurmak değil; bir hayat biçimi olarak sürdürmektir. Bir zanaatı ustasından öğrenmek, aile büyüklerinden kalan masalları ve tarifleri kayıt altına alarak bir “aile arşivi” oluşturmak ve yerel el sanatlarını desteklemek hepimizin toplumsal borcudur.

Bu miras, bizi birbirimize bağlayan manevi bir zamk gibidir. Eğer bu aktarım zinciri koparsa, gelecekte bizi biz yapan özgün hikayelerimizi anlatma şansımızı da kaybederiz. Bu nedenle mirasımıza sadece gurur duyulacak bir mazi olarak değil, milli kimliğimizi yarınlara taşıyacak en sağlam zemin olarak bakmalı ve onu hayatımızın her alanında yaşatmalıyız.

 

YORUMLAR

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

YAZARLAR
TÜMÜ

SON HABERLER