Bir Ruh Macerası kitabını yeniden okur gibi izlemek
Ben Ayşe Şasa. Şile-Ankara-Sivas-Ankara.
Ayşe Şasa’yla ilk karşılaşmam, Delilik Ülkesinden Notlar kitabından karşıma çıkan şu cümleyle olmuştu:
“Kıyamet günü, Yaratıcı’ya anlamlı ve onurlu bir hikâye anlatabilmeliyim.”
Bu cümle, bir yazarın değil, hayatını bir imtihan, bir arayış ve bir iç muhasebe olarak yaşayan bir insanın sesiydi. O günden sonra Ayşe Şasa yalnızca bir isim yazar çıktı, eserleriyle, hayatıyla ve düşünce dünyasıyla zihnimde özel bir yer edindi. Onu okudukça, anlatmaya çalıştığı şeyin bir hayat hikâyesinden çok bir ruh hâlinin dışavurumu olduğunu fark ettim.
Saat gece 04.34’tü.
Bir diziyi daha bitirmiş olmanın yorgunluğu değil, üzerimde sanki bir kitabı yeniden kapatmış olmanın dinginliği vardı. Ayşe izlediğim bir dizi olmaktan çok, geçtiğimiz Ocak ayında okuyup bitirdiğim Ayşe Şasa’nın Bir Ruh Macerası adlı kitabını bir kez daha okumak gibiydi.
Sahne sahne ilerledikçe, satırlar zihnimde canlandı. Bazı cümleleri duymadım belki ama hissettim, bazı sayfaları görmedim ama yaşadım. Bu yüzden diziyi izlerken bende klasik bir seyirci konforu değil, tuhaf bir tanıdıklık hâli vardı: “Ben bunu biliyorum” değil, “Ben bunu hatırlıyorum” duygusu hâkimdi.
TRT’nin Tabii platformu ve yönetmen Osman Nail Doğan’ın yaptığı şey tam olarak bir metni ekrana taşımak değil, bir zihni, bir ruh hâlini görünür kılmak olmuş. Uyarlamaların en zor tarafı olan o ince çizgi, büyük oranda sadakatle korunmuştu. Tekrara düşmeden, özgürlük adına ihanete sapmadan muhafaza edilmişti.
Bu yüzden diziyi bir gecede bitirdim. Meraktan değil, tanıdık bir yolculuğu yarım bırakmak istemediğim için uzun bir macerayı tek solukta izledim.
Bir kitabı okumuş olmak, çoğu zaman uyarlama diziler için bir dezavantajdır. Metni bilen okur, ekranda gördüğü her sahneyi ister istemez ölçer, biçer, eksik bulur. Ayşe dizisini izlerken yaşadığım şey, bunun tam tersiydi. Bildiğim için rahat izledim, hâkim olduğum için kusur aramadım.
Burada karşımızda klasik anlamda bir “uyarlama” yok. Kitabın olay örgüsünü alıp sahnelere dizen bir anlatıdan ziyade, Ayşe Şasa’nın zihinsel ve ruhsal iklimini ekrana taşıma çabası vardı. Bu yüzden dizide bazı sahneler, kitaptaki karşılıklarıyla birebir örtüşmese bile, his olarak yerini buluyor.
Ayşe Şasa’nın hayatı zaten düz bir biyografi anlatısına sığmayacak kadar katmanlıdır. Yeşilçam’ın merkezinde duran bir senaristin hikâyesi, aynı zamanda derin bir yalnızlığın, içe kapanışın hikâyesidir. Dizi tam da bu noktada cesur bir tercih yapıyor, kronolojik bir hayat öyküsünü yüzeysel anlatmak yerine, zihinsel kırılmaları da merkeze alıyor.
Belki de bu yüzden diziyi izlerken “şu eksikti” ya da “burası atlanmış” demek yerine, “evet, bu böyleydi” dedim. Anlatılan olgular, olayların kendisi değil, o olayların Ayşe Şasa’nın ruhunda bıraktığı izdi.
İşte bu nedenle Ayşe, “Bir Ruh Macerası” adlı kitabı okuyanlar için bir hayal kırıklığı olduğunu düşünmüyorum. Metne sadık ama çok kitaba hapsolmayan, kitapla senaryo arasında özgür ve özgün bir denge kurulmuştu. Bu dengeyi tutturabilmek, her uyarlamanın harcı değildir, zira bunu, pek çok kitaptan uyarlama dizi/filmlerde görüyoruz.
Bir Ruh Macerası’nı okumuş biri olarak diziyi izlerken duygusal olarak en çok zorlandığım, kitaba en yakın bulduğum bölümler çocukluk sahneleriydi. Bana göre Ayşe Şasa’nın hikâyesinde esas kırılma, Yeşilçam’da değil, çok daha erken, çocukluk yıllarında ve aile içerisinde başlıyor. Kitapta da dizide de bu gerçek saklanmıyor, yumuşatılmıyor.
Anne ve babasıyla kuramadığı bağ, evin içindeki mesafe ve sevginin şartlı hâli, onun dünyaya erken yaşta “güvensiz” bir yerden bakmasına neden oluyor. Dizi bu çatışmayı dramatize etmeye çalışmıyor, aksine soğuk, mesafeli ve yer yer duygu yoğunluğu yüksek bir sadelikle anlatıyor. Okur olarak sayfalarda hissettiğim o sıkışmışlık, izleyici olarak da benim yorumuma göre sahnelere birebir taşınmış.
Mürebbiyeler meselesi ise kitabı okuyanların asla unutamayacağı bir başlık. Hayatın içinde her bir mürebbiye, Şasa’nın ruhunda ayrı bir iz, ayrı bir yara olarak yer alıyor. Özellikle Alman mürebbiye… Kitapta okurken bile insanın içini daraltan o disiplin, o sertlik ve o sevgisizlik, dizide neredeyse aynı ağırlıkla hissediliyor. Burada mesele tek tek kötü karakterler yaratmak değil, bir hayatı anlatan biyografik bir yapımda, bir çocuğun dünyasında yanlış tutum ve davranışların nasıl bir travma bırakacak etkiye dönüştüğünü göstermekti.
Büyük dayısı Rauf Orbay ile kurduğu akrabalık bağı, onun ölümü Kemal Tahir ile kurduğu güçlü abi – kardeş ilişkisi ardından Kemal Tahir’in vefatı da bu erken yaralanmaların üzerine eklenen bir kayıp olarak yerini alıyor. Kitabı okuyan biri için bu sahneler zaten ağırdır, dizide ise bu ağırlık abartıyla değil, son derece gerçeğe yakın verilmiş.
Diziyi izlerken sık sık şunu düşündüm: Ayşe Şasa’nın yaşadığı zihinsel ve ruhsal parçalanma, bir anda ortaya çıkan bir hastalık değil, yıllar içinde biriken, sessizce derinleşen kırılmaların toplamıydı. Kitapta okuduğum bu gerçeğin, dizide bu kadar net ve filtresiz gösterilmesi büyük bir cesaret örneğidir.
Dizinin en hassas ve en zor alanlarından biri, Ayşe Şasa’nın yaşadığı zihinsel ve ruhsal çöküşün nasıl ele alındığıydı. Çünkü burada yapılacak en küçük bir hata, hikâyeyi ya romantize eder ya da basite indirgerdi. Ayşe, bu tuzağa düşmeyerek çok net bir çerçeve çiziyor. Yaşanan şey, bir anda ortaya çıkan bir hastalık değil, yıllar içinde biriken kırılmaların doğal sonucuydu.
Kitabı okuyan biri olarak, Ayşe Şasa’nın “paranoid şizofreni” tanısıyla yaşadığı süreci hiçbir zaman sadece tıbbi bir mesele olarak görmemiştim. Dizi de bu bakışı sahipleniyor. Teşhis var, tedavi var ama bunlar hikâyenin merkezinde değil. Merkezde olan şey ise insanın kendisiyle ve dünyayla kurduğu bağın kopuşudur.
Bu noktada Bülent Oran’ın varlığı, dizinin belki de en sessiz ve belirleyici unsurlarından biri olarak öne çıkıyor. Onun Ayşe Şasa’ya yaklaşımı bir “iyileştirme” çabasından çok, bir hatırlatma süreci gibi ilerliyor. Sabırla, şefkatle, sevgiyle ve acele etmeden… Dizi, bu ilişkiyi dramatik büyük anlar üzerinden değil, küçük ve sürekli temaslarla anlatmayı tercih ediyor.
Diziyi izlerken ve Bir Ruh Macerası kitabını okurken hep şunu düşündüm, Ayşe Şasa’yı hayata yeniden bağlayan şey, dışarıdan dayatılan bir normalleşme değil, kendi hakikatine yeniden temas edebilme ihtimaliydi. İyileşme, her zaman “eski hâline dönmek” değildir, bazen ilk kez gerçekten kendinle karşılaşmaktır.
Bu karşılaşmanın düşünsel eşiği ise Muhyiddin İbn Arabî’nin Füsûsü’l-Hikem’iyle kurulan bağda belirginleşiyor. Varlığın birliği fikri, yaşanan her hâlin bir hikmeti olduğu düşüncesi, Ayşe Şasa’nın zihnindeki dağınık sesleri yavaş yavaş anlamlı bir bütünün parçalarına dönüştürüyor. Dizide bu süreç ne mistik bir abartıyla ne de yüzeysel bir “aydınlanma” anlatısıyla veriliyor, aksine sabırla ve sükûnetle, tasavvufi bir iklim içinde ilerliyor.
Başta Muhyiddin İbn Arabî’nin Füsûsü’l-Hikem’i olmak üzere tasavvuf öğretileri ve dünyası, Ayşe Şasa’nın dünyasını karanlık, bir düşman olmaktan çıkıp anlamlandırılması gereken bir çağrıya dönüştürüyor.
Sonunda, adım adım yaratıcısını tanıyan Ayşe Şasa, uzun yıllar süren “paranoid şizofreni” olarak adlandırılan bu ağır sürecin içinden çıkmayı başarıyor.
Bu kurgunun bu kadar güçlü işlemesinde, oyuncu kadrosunun payı tartışmasız çok büyük olmuş. Deniz Baysal, Saadet Işıl Aksoy, Osman Sonant, Zafer Algöz ve Alper Saldıran başta olmak üzere tüm ekip, rollerini “oynamaktan” çok yaşamayı tercih etmiş gibiydi. Öyle ki diziyi izlerken sık sık şu hissi yaşadım, bu roller, başka oyuncularla eksik kalırdı.
Bu bir “iyi oyunculuk” meselesinden öte, doğru oyuncunun doğru rolde bulunması hâliydi. Cast seçimi öylesine yerli yerindeydi ki, dizinin bütününde yapay duran tek bir performans yoktu. Her oyuncu, sahneye girdiği anda hikâyenin ağırlığını bozmadan, onu biraz daha derinleştiren bir katkı sunuyordu.
Şunu net bir şekilde söyleyebilirim ki, dizinin omurgasını taşıyan performans açık ara Deniz Baysal’a aitti. Ayşe Şasa’yı yalnızca canlandırmamış, adeta yaşamıştı. Abartıya kaçmadan, dramatik yükü yükseltmeden, bakışlarla, suskunluklarla ve kırılgan bir beden diliyle, ruhuyla Ayşe Şasa’yı yaşıyordu… İzlerken bir oyuncu performansı izlediğimi değil, Ayşe Şasa’nın gençliğini izliyor gibi hissettim.
Bu tür biyografik yapımlarda en büyük risk, başrolün karakteri “taklit” etmesidir. Deniz Baysal bu tuzağa düşmeden, Ayşe Şasa’nın ruh hâlini içselleştirmiş ve güçlü bir performans ortaya koymuştu. Bana göre bu da onu bu rolde tek kelimeyle kusursuz kılıyor.
Ayşe, sadece iyi yazılmış ve iyi yönetilmiş bir dizi değil, aynı zamanda çok doğru oyuncuların bir araya geldiği, nadir rastlanan bir cast başarısı olarak izleyici karşısına çıkıyor.

✔️🎯💯👏👏👏