Çok değil, bundan on beş yıl öncesine kadar televizyon karşısına geçmek bir ritüel, bir rahatlama biçimiydi. Yalan Dünya’nın nevrotik karakterlerine güler, ekranları Avrupa Yakası’nın Nişantaşı elitizmiyle Volkan’ın varoşluğu arasındaki muazzam dengeye ayırırdık. Tatlı Hayat, Sıdıka, 7 Numara sadece birer dizi değil, bu ülkenin gündelik dertlerinden, ekonomik sıkışmışlıklarından, sokağın kendine has mizahından süzülüp gelen birer can simidiydi. Yarım saat veya kırk beş dakika boyunca ekran karşısında saf bir neşe paylaşırdık.
Bugün ise kumandayı elimize aldığımızda karşılaştığımız manzara tam bir kültürel çoraklık. Türkiye’de sitcom, yani o bildiğimiz, sevdiğimiz durum komedisi artık sadece arşiv sitelerinde ve YouTube kesitlerinde yaşayan birer nostalji nesnesine dönüştü. Televizyon kanalları, adeta el birliğiyle kahkahayı bu topraklardan sürgün etti. Peki, ne uğruna? Bizi her akşam 150-200 dakika boyunca bağırış çağırışa, intikama, ağlama seanslarına ve bitmek bilmeyen uzun bakışmalara mahkûm etmek uğruna… Bu düpedüz bir tembellik ve yayıncılık cinayetidir.
Sektörün arkasına sığındığı en büyük bahane malum: Süreler. “Efendim, reyting sisteminde ayakta kalmak için bir bölümün en az iki buçuk saat sürmesi gerekiyor. Komedi dizisi bu kadar uzatılamaz.” Evet, haklılık payı var, komedi matematik işidir, ritim işidir. Bir dram dizisinde karakteri pencerenin önüne koyup arkaya fondan damar bir müzik verirseniz, o karakterin uzağa bakışıyla tek başına 10 dakikayı devirebilirsiniz. Seyirci de bunu “derinlik” zanneder. Ama komedide bunu yapamazsınız. Komedide on saniyelik bir duraksama, bir esprinin sarkması, tüm o büyüyü ve tempoyu anında yok eder.
Sorun tam olarak da burada başlıyor. Biz neden iki buçuk saatlik dizilere muhtaç edildik? Reklam pastasını büyüteceğiz, prime-time kuşağını tek bir yapımla kapatıp riski azaltacağız diye koskoca bir ülkenin neşesini elinden almaya kimin ne hakkı var? Dünya televizyonları yarım saatlik formatlarla, akıllıca yazılmış sitcomlarla milyarlarca dolarlık endüstriler yaratırken, bizde neden yaratıcılık bu hantal yayın matematiğinin dişlileri arasında eziliyor?
İşin daha acı tarafı, bu çoraklığın senaryo yazımını da kurutmuş olması… Komedi yazmak, entrika yazmaktan fersah fersah zordur. Toplumu gözlemlemeyi, dilin inceliklerini bilmeyi, absürdü yakalamayı gerektirir. Bugün televizyon kanallarının kolaycılığı yüzünden yeni nesil bir komedi senaristi kadrosu yetişmiyor. Yazarlar, hayatta kalabilmek için zekice diyaloglar üretmek yerine, birbirine silah çeken adamların, konaklarda hapsedilen kadınların dramını yazmaya zorlanıyor. Ortaya çıkan şey ise, birbirinin kopyası, hiçbir sanatsal derinliği olmayan, sadece sinir kat sayısı arttıran birer “ekran işkencesi”.
“Dijital platformlar var, komedi oraya taşındı” diyenler çıkacaktır. Doğru, dijitalde çok iyi işler izliyoruz. Fakat bu savunma, televizyonun yarattığı o kitlesel, kolektif iyileşme gücünü göz ardı ediyor. Dijital platformlar ücretlidir, niş bir kitleye hitap eder ve herkesin erişimine açık değildir. Oysaki sitcomun gücü, memuruyla, işçisiyle, öğrencisiyle tüm ülkeyi aynı saatte, aynı ekranda, aynı espriye güldürebilmesindeydi. Komedi, bu toplumun en büyük ortak paydalarından biriydi, bizi birleştiren, bizi bize sevdiren bir aynaydı. Şimdi o aynayı kırdılar ve yerine sadece karanlık, kasvetli bir duvar ördüler…
Şu an televizyonda “komedi” adı altında önümüze konulan tek şey, yaz aylarında yayınlanan ve ilk yedi bölümde birbirine âşık olup kavga eden, zengin oğlan-fakir kız klişelerinden ibaret olan romantik komediler. İçinde ne bir toplumsal eleştiri var, ne bir durum mizahı, ne de zekice bir kelime oyunu. Sadece parlak renkler ve birbirine bağırarak konuşan karton karakterler.
Mizahın bu denli dışlanması, sadece ekranın süresiyle ya da yapımcının cebiyle açıklanabilecek bir durum da değil, bu, aynı zamanda toplumsal olarak tahammül sınırımızın ne kadar daraldığının da somut bir göstergesidir. Sitcom, doğası gereği ironiyi, hicvi ve toplumsal reflekslerle hafifçe dalga geçmeyi barındırır. Avrupa Yakası’nda Burhan Altıntop’un o taşralı kurnazlığı ile Nişantaşı snopluğu arasındaki sıkışmışlığına gülerken, aslında kendi sosyolojik açmazlarımıza gülerdik. Bugün ise her kesimin kutsalları, dokunulmazları ve kırılganlıkları o kadar keskinleşti ki, senaristlerin elinde üzerinde mizah üretebilecek neredeyse hiçbir özgür alan kalmadı. Durum böyle olunca, yapımcılar da kimseyi kızdırmayacak, kimsenin radarına takılmayacak ve dolayısıyla “risksiz” olan steril, ağdalı dramaların güvenli limanına sığınmayı tercih ediyor.
Öte yandan, kolektif hafızamızı besleyen muazzam karakter oyunculuğu geleneğini de bu hantal düzenle birlikte toprağa gömüyoruz. Bir sitcomu ayakta tutan şey, başroller kadar yan karakterlerin de birer fenomene dönüşmesidir. Gazanfer Özcan’ın tek bir jesti, Engin Günaydın’ın bir bakışı, Perran Kutman’ın müthiş zamanlaması haftalarca konuşulurdu. Çünkü sitcom, oyuncuya karakterini ince ince işleme, ona absürt alışkanlıklar ve akılda kalıcı replikler kazandırma alanı tanırdı. Şimdiki 150 dakikalık dram fabrikalarında ise oyuncular, adeta birer endüstriyel işçi gibi sette sabahlamaktan karakter üretmeye vakit bulamıyorlar. Genç yetenekler, potansiyellerini zekice kurgulanmış bir komedi zamanlamasıyla kanıtlamak yerine, kasvetli holding koridorlarında ya da töre kıskacındaki konaklarda harcayıp gidiyor.
Türkiye’de sitcomun bitmesi, sadece bir televizyon formatının yok olması demek değildir. Bu, toplum olarak nefes alma pencerelerimizden birinin daha sıkı sıkıya kapatılması demektir. Hayatın zaten yeterince ağır, gri ve yorucu olduğu bu coğrafyada, insanlara akşam evine döndüğünde iki çift lafa gülme hakkını çok gören bu televizyon düzenini kabul etmek istemiyorum.
Nihayetinde, televizyon kanallarının “seyirci bunu istiyor” argümanı, kendi yarattıkları tembelliği meşrulaştırmaktan başka bir şey değildir. Seyirciye yıllarca sadece zehir verirseniz, bir süre sonra şifalı bir yemeğin tadını unutur. Türk insanı zekidir, en zor anında bile mizah üretebilen, acısını bile şakayla hafifleten bir kültüre sahiptir. Biz, ekrandaki bu yapay gözyaşı ve entrika tekelini hak etmiyoruz. Kanallar, dijital platformların yükselişini bir tehdit olarak görmek yerine, onlardan ders çıkarmalı ve 30-40 dakikalık, bağımsız, cesur durum komedilerine ana akımda da yer açmalıdır.
Aksi takdirde, yakın geçmişin o neşeli Türkiye’sinden geriye, televizyon karşısında her akşam ruhu biraz daha kararan, gülmeyi unutmuş asık suratlı bir kitle kalacak. Kanallar ve yapımcılar artık bu fildişi kulelerinden inmeli. Seyircinin sadece ağlamak, öfkelenmek ve entrika izlemek istediği yönündeki ezberlenmiş yalanı bırakmalı. Bu ülkenin zekâsına, mizah duygusuna ve en çok da gülmeye ihtiyacı var. Ekrandaki yapay, ağdalı gözyaşlarını çekin ve bize hakkımız olan kahkahayı geri verin. Çünkü komedinin bittiği yerde, bir toplumun ruhu da yavaş yavaş kararmaya başlar.

YORUMLAR