-Türk futbolunun hafızasında silinmeyecek izler bırakan bir ustaya veda.-
Hayat, bazen cilveli, ince detaylı bir final hazırlar insana… Mircea Lucescu için de öyle oldu. Bir ömrü adadığı o yeşil sahalarda son maçına çıkarken, karşısında kaderin ona küçük bir sürprizi vardı. Bir dönem evim dediği, iki büyük kulübünde şampiyonluklar yaşadığı ve bir dönem de bizzat dümene geçtiği Türkiye A Milli Futbol Takımı…
İşte biz buna tam anlamıyla “kaderin cilvesi” diyoruz. 80 yaşında, hala kendini adadığı mesleğin en başında ve ülkesinin milli takımının lideriyken veda etti dünyaya… Belki de en çok bu yakışırdı ona bir emekli evinde değil, taktik tahtasının başında, düdük seslerinin yankılandığı o atmosferin içinde gitmek…
Üstelik bu veda, sıradan bir sahada da gerçekleşmedi. Beşiktaş’tan ayrılırken “Bu para benim değil, stadyumun büyütülmesi için kullanılmalı” diyerek fesih bedelini bıraktığı o emektar İnönü Stadyumu’nun modern çimlerinde, kendi elleriyle büyüttüğü bir eserin kalbinde son selamını verdi. Türk futboluna kazandırdığın o unutulmaz UEFA Süper Kupası, taktığın yıldız ve tribünlere bıraktığın o ağırbaşlı hüzünle sen bu topraklarda sadece bir teknik direktör olarak değil, “Büyük Şef” olarak anılacaksın.
Elveda Yaşlı Kurt, elveda Mircea Lucescu… Toprağın bol olsun.
Lucescu, 2000 yılının o görkemli ama bir o kadar da ağır atmosferinde Galatasaray’ın kapısından içeri girdiğinde, aslında bir enkaza değil ama dağılmak üzere olan bir imparatorluğa gelmişti. UEFA kupasını alan kadro kısmen dağılmış, Türk futbolunun “İmparator”u Fatih Terim’in koltuğu boşalmıştı. O koltuğa oturmak, o günlerde resmen ateşten bir gömlek giymekti. O ise bu gömleği bir zırh gibi kuşandı. Henüz yolun başında Real Madrid’i devirip UEFA Süper Kupası’nı İstanbul’a getirerek, Galatasaray kariyerine bir efsane olarak “merhaba” dedi.
O sadece bir teknik direktör değil, elindeki kısıtlı imkânlarla devleri dize getiren bir satranç ustasıydı. Real Madrid’e Şampiyonlar Ligi çeyrek finalinde kök söktüren, ertesi sezon ise Galatasaray’a 15. şampiyonluğunu kazandırıp o tarihi 3. yıldızı taktıran adamdı. Tabi şu da bir gerçek ki futbolun cilvesi burada da durmadı, Özhan Canaydın’ın beklenmedik kararıyla Galatasaray’dan gönderilmesi, Türk futbol tarihinin en büyük “Ya şöyle olsaydı?” sorusunu doğurdu.
Sormadan edemiyorum. Eğer o gün Lucescu kalsa, Galatasaray’ın müzesinde bugün fazladan birkaç lig kupası ya da bir Avrupa kupası daha olmaz mıydı? Nitekim o, gittiği Beşiktaş’ı da 100. yılında şampiyon yaparak, iki sezonda iki farklı takımı zirveye taşıyan bir futbol profesörü olduğunu kanıtladı. Shaktar Donetsk ile kazandığı onlarca kupa ve Avrupa başarısı, aslında bizim neyi kaybettiğimizin en somut belgesi olabilir diye düşünüyorum. O sadece Türkiye’ye ikinci Avrupa kupasını getiren kişi değil, krizlerden zafer çıkaran bir sistem mimarıydı, gerçekten usta bir profesyonel ve savunmacıydı öyle ki son maçında Türkiye A milli takımına yaptığı savunmayla çok sıkıntı çıkardı ve maç 1-0 bitti.
Lucescu sadece sahayı değil, sahanın dışındaki gürültüyü de olması gibi yöneten bir illüzyonistti. Türk futbolunun o bitmek bilmeyen polemik dolu dehlizlerine girdiğinde, elinde sadece bir taktik tahtası yoktu aynı zamanda keskin bir zekası ve basını dize getiren o meşhur sitemleri de vardı.
Türk futbol tarihine sadece kupalarıyla değil, literatüre soktuğu o sarsıcı cümlelerle de kazandı. Tarihe geçen o meşhur Rumen atasözünü fısıldamıştı kulaklarımıza: “Köpekler istedi diye atlar ölmez.” Bu cümle, sadece bir tepki değil, bir duruşun, bir asaletin ve dış dünyadaki tüm o yapay gürültüye karşı çekilmiş bir “rest” idi.
Sadece saha içinde değil, mikrofonların karşısında da bir strateji ustasıydı… Türk basınıyla kurduğu o ‘aşk ve nefret’ arasındaki ince denge, meşhur sitemleri ve her basın toplantısında cebinden çıkardığı o beklenmedik analizlerle futbolun sadece 90 dakikadan ibaret olmadığını hepimize kanıtladı. Kimileri onu ‘fazla savunmacı’ bulup eleştirdi, kimileri o kurnazca gülümsemesinin ardındaki taktik derinliği anlamakta zorlandı. Lucescu ise her eleştiriye bir kupa veya bir sistem cevabı vererek, ‘sessizce inşa etmenin’ gürültülü bağırmaktan daha etkili olduğunu bizlere gösterdi.
Lucescu’nun başarısı asla bir tesadüf değildi, o, sabrı bir strateji olarak kullanan nadir dehalardandı. Kaosun ortasında bile paniklemez, rakibinin zayıf anını bekleyen bir satranç ustası gibi saniyeleri sayardı. Futbol dünyasının ‘hız’ ve ‘tüketim’ üzerine kurulu olduğu bir çağda, o ‘sistemi’ ve ‘öğretmeyi’ seçti. Genç yetenekleri birer elmas gibi işleyip dünya futboluna sunarken, aslında sadece bir takım değil, bir ekol inşa ediyordu. Türkiye’de geçirdiği o yıllarda bize sadece kupalar değil, kısıtlı imkânlarla nasıl büyük hayaller kurulabileceğini, bir takımı bir aileye, bir stadyumu ise bir eve nasıl dönüştürebileceğimizi de öğretti. Belki de bu yüzden gidişi, sadece bir teknik adamın kaybı değil, bir ‘futbol profesörünün’ son dersini verip kürsüden inmesi gibi hissettiriyor.
Gheorghe Hagi, onun vefatının ardından kurduğu o kısa ve derin cümlede her şeyi özetlemişti: “Babam gibiydi. ‘Elemeleri geçemezsem hastalanıp ölebilirim’ demişti. Futbola hastalık derecesinde bağlıydı.” Bu sadece bir dostun vedası değil, Lucescu’nun ruhunun anatomisiydi. O, 2010 yılında “Sahada ölmek, benim için olabilecek en güzel şey olurdu” derken aslında bir kehanette bulunmuyor, yaşamının tek anlamını tarif ediyordu.
Onun bu adanmışlığını, sadece kazandığı 35 kupada değil, kalp krizi geçirdikten sonra odasına geçtiğinde, dinlenmek yerine dizüstü bilgisayarını isteyip Kosova-Türkiye maçını izlemesinde görüyoruz. Hayatının son anlarında bile zihni taktik tahtasındaydı, gözleri ise meşhur “Işık” (Il Luce) lakabına yakışır şekilde yeşil sahaları aydınlatıyordu. Dünyadan koparken bile aklında sadece “futbol” vardı.
Lucescu, taraflı tarafsız her futbolseverin, her basın mensubunun saygı duyduğu, bizden biri gibi gördüğü nadir figürlerden biriydi. O, sadece bir teknik adam değil, bilgeliği, hafif kinayeli ve de samimi tavrıyla bu toprakların ruhunu çözen bir futbol profesörüydü.
Hatıralarımda Lucescu dendiğinde hep şu üç kare canlanacaktır. Galatasaray ile UEFA Süper Kupası’nı kaldırdığı o mağrur an, 15. şampiyonluk sonrası ellerini göğe açıp 3. yıldızı selamladığı o gurur dolu poz ve son maçında, Türkiye kaptanı Hakan Çalhanoğlu ile o uzun, vefalı sarılması… Belki de o sarılma, ömrünü adadığı futbola ve çok sevdiği Türkiye’ye sessiz bir veda busesiydi.
Güle güle Yaşlı Kurt… Senin taktiklerin ve o bitmek bilmeyen inadın, yeşil sahaların her köşesinde yankılanmaya devam edecektir.

✔️✔️