Ana Sayfa Arama Yazarlar
Üyelik
Üye Girişi
Yayın/Gazete
Yayınlar
Kategoriler
Servisler
Nöbetçi Eczaneler Sayfası Nöbetçi Eczaneler Hava Durumu Namaz Vakitleri Gazeteler Puan Durumu
WhatsApp
Sosyal Medya
Uygulamamızı İndir
Çilem Tanyıldız / Yazar
Çilem Tanyıldız / Yazar

İnsan Zihninin İçindeki Hapishane: Zindan Adası

Bazı filmler yalnızca bir hikâye anlatır. Bazıları ise izleyiciyi kendi zihninin içine çeker. Zindan Adası tam olarak bunu yapan filmlerden biri. İlk bakışta bir kayıp hasta soruşturması gibi başlayan film, ilerledikçe bir gizem hikâyesinden çok insan zihninin karanlık tarafına dönüşüyor.

Film boyunca Teddy Daniels karakteri bir komplonun peşinden gider. Akıl hastanesindeki doktorlardan şüphelenir, gizli deneylerin yapıldığına inanır ve adadaki herkesin kendisine yalan söylediğini düşünür. İzleyici de onunla birlikte aynı paranoyanın içine çekilir. Çünkü film, gerçekliği Teddy’nin gözünden gösterir. Bu yüzden bir noktadan sonra biz de neyin gerçek neyin kurgu olduğunu ayırt etmekte zorlanırız.

Fakat Zindan Adası’nın asıl gücü finalindeki ters köşe değildir. Filmi unutulmaz yapan şey, insan zihninin kendisini korumak için ne kadar büyük bir gerçeklik yaratabileceğini göstermesidir.

Ada bu yüzden filmde çok önemli bir semboldür. Ulaşılması zor olması, sürekli fırtınalarla çevrili görünmesi ve kaçışın neredeyse imkânsız olması aslında Teddy’nin zihnini temsil eder. O fiziksel olarak bu adadan çıkmaya çalışıyor gibi görünür ama gerçekte kaçmaya çalıştığı yer kendi geçmişidir. Travmalarından, suçluluk duygusundan ve yaşayamayacağı kadar ağır olan gerçeklerden kaçmaktadır.

Film burada çok sert bir soru sorar:
İnsan gerçekten her gerçekle yaşayabilir mi?

Andrew Laeddis karakterinin zihni bu soruya “hayır” cevabını verir. Çünkü zihni yalnızca bir yalan üretmez. Kendisini koruyabilmek için tamamen yeni bir dünya kurar. Yeni bir isim, yeni bir kimlik, yeni düşmanlar ve yeni bir hikâye yaratır. Gerçek dayanılmaz hâle geldikçe zihin, gerçeğin yerine yaşayabileceği başka bir gerçeklik koyar.

Deniz feneri sahnesi de bu yüzden filmin en çarpıcı noktasıdır. Film boyunca orası gizli deneylerin yapıldığı korkutucu bir merkez gibi gösterilir. İzleyici, orada büyük bir komplo ya da korkunç bir ameliyat görmeyi bekler. Ancak deniz fenerinde ortaya çıkan şey fiziksel korku değil, bastırılmış gerçektir. Teddy’nin asıl korkusu ameliyat olmak değil; hatırlamaktır.

Belki de filmin en rahatsız edici tarafı budur. Çünkü bir noktadan sonra izleyici bile Teddy’ye inanmak ister. Onun yarattığı dünya, gerçeğinden daha katlanılabilir görünür. Film böylece yalnızca karakterin değil, izleyicinin de psikolojisiyle oynar.

Finalde söylenen o cümle ise filmin bütün ruhunu özetler:

“Canavar olarak yaşamak mı, yoksa iyi bir insan olarak ölmek mi daha kötü?”

Bu cümleyle birlikte Shutter Island bir gizem filminden çıkıp vicdan, travma ve insan zihni üzerine karanlık bir trajediye dönüşür.

Çünkü filmin en korkutucu yanı akıl hastanesi değildir.
En korkutucu yanı, insan zihninin bazen gerçeği kabul etmek yerine kendisine yeni bir dünya yaratabilecek kadar güçlü olmasıdır.

 

YORUMLAR

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

YAZARLAR
TÜMÜ

SON HABERLER