Hüseyin Nihal Atsız’ın askeri öğrencilik yıllarında şahit olduğu meşhur hadise, Türk edebiyatının en sarsıcı, en derin yaraları barındıran eserlerinden birini doğurmuştu. Topal Asker. Şiirin arkasındaki hikâye, Sarıkamış’ın dondurucu soğuğundan Irak cephesine, oradan Galiçya’ya koşan, bu amansız boğuşmada bacağını, yüzünü ve sağlığını bırakan Karslı Gazi Ahmet Turan’ın trajedisiydi. Ahmet Turan, yedi yıl sonra döndüğü memleketinde ailesinin ve köyünün katledildiğini, ata ocağının kül olduğunu öğrenmiş, bağrı kalbura dönmüş bir halde İstanbul’a, komutanının yanına sığınmıştı. Ancak onu asıl yıkan acı cephedeki kurşunlar değil, İstanbul vapurunda lüks ve sefahat içinde yaşayan, dönemin modasına uyup saçlarını “alagarson” kestirmiş bir salon kızının, onun eski elbiseleri ve topal bacağıyla arsızca eğlenmesi olmuştu. Gazi Ahmet Turan’ın şahsında tecessüm eden o asil ve vakur duruş, ne yazık ki o gün vapur kamarasında sığ bir alayla, hak edilmemiş bir üstünlük kibriyle çiğnenmek istenmişti. Atsız, bu kahraman gazinin kalbinden taşan haklı kırgınlığı ve uğradığı nankörlüğü şu çarpıcı mısralarla kayda geçiriyordu:
“Ey saçları “alagarson” kesik hanım kız!
Gülme öyle bana bakıp sen arsız arsız!
Bacağımla alay etme pek topla diye.
Bir sorsana o topallık nerden hediye?”
Atsız’ın mısralarından taşan bu derin sitem, zamanı aşarak bugüne de ışık tutan sosyolojik bir vesikadır. Çünkü dün o vapur dairesinde gazinin kutsal yarasıyla eğlenen zihniyet, bugün yok olmuş değildir sadece biçim, mekân ve maske değiştirmiştir. Günümüzde internetin, sosyal medyanın ve sahne ışıklarının arkasına sığınarak bu toprakların mayasını oluşturan mukaddesata, inanç değerlerine, Türkçenin yapısına ve en önemlisi bu vatan için canını feda etmiş şehitlerin aziz hatırasına dil uzatmayı bir maharet sayan bir güruh türemiştir. Bu çevreler, yaptıkları pervasızlığı, hakareti ve toplumsal acıları hiçe sayan fütursuzluğu topluma kabul ettirebilmek için modern bir paravan arkasına gizlenmektedirler. Kara mizah. Gerçek anlamda kara mizah, insanlığın ortak trajedilerini felsefi ve edebi bir süzgeçten geçirerek insanı derin düşünmeye sevk eden bir sanattır. Bugün bizde şahit olduğumuz şey, hiçbir entelektüel derinliği, sanatsal kaygısı veya ahlaki sınırı olmayan, sırf dikkat çekmek ve belli odakların alkışını almak adına toplumun kırmızı çizgilerine saldıran bir yozlaşmadır. Bir askerin şehadetini, bir annenin feryadını veya asırlık dinini birer internet şakasına, sahne malzemesine dönüştürmek mizah değildir bu davranışlar toplumsal vicdan felcinin somut bir dışa vurumudur. Tıpkı Ahmet Turan ve silah arkadaşlarının çektikleri çileleri unutan o eski salon sosyetesi gibi, bugünün zihin fukaraları da ödenen bedelleri idrak edememektedir.
“Sen Şişli’de dansederken her gece, gündüz
Biz ötede ne ovalar, çaylar, ne dümdüz
Yaylaları geçtik, karlı dağları aştık;
Siz salonda dansederken bizler savaştık.”
Bu tarz davranışların altında yatan en temel etkenlerden biri, biçimsel bir modernleşmeyi çağdaşlık zannedenlerin düştüğü derin ruhi boşluktur. Dış görünüşünü, kıyafetini ya da yaşam tarzını bir üstünlük ölçütü olarak görenler, asıl zenginliğin ve asaletin vatan uğrunda verilen emeklerde olduğunu kavrayamazlar. Kendi varlığını sadece tükettiği lüks nesneler üzerinden tanımlayan bir kafa, elbisesi yırtık ama ruhu abidevi bir gazinin değerini ölçemez. Şiirde bu iki uç dünya arasındaki uçurum ve değer algısındaki bozulma şu şekilde tasvir edilir.
“Ey dudağı kanım gibi kıpkırmızı kız,
Gülme öyle bana bakıp sen arsız arsız!
Olan işler dimağını azıcık yorsun!
Biliyorum elbisemle eğleniyorsun”
Maddi imkânların getirdiği şımarıklık, insanı kendi toplumunun gerçeklerine karşı en kör kılan unsurdur. Üzerindeki pahalı kıyafetleri, ipek çorapları birer imtiyaz sayanlar, o şatafatlı hayatı hangi canların vergisiyle yaşadıklarını unuturlar. Bugün de dijital platformlarda ya da korunaklı salonlarında halkın mukaddesatına dil uzatanların kibri, aslında Ahmet Turan’ın elbiseleriyle eğlenen o kızın kibir çizgisiyle birebir aynıdır:
“Biliyorum baldırını o kadar nazla
Örten bir tek ipek çorap kıymetçe fazla
Benim bütün elbisemden… Hatta kendimden…
Biliyorum: Çünkü bugün şu dünyada ben”
Toplumsal dayanışma ve ortak bilinç, başkalarının acısına saygı duymayı gerektirir. Bir yanda ülkesinin bekası için gençliğini ve sağlığını cephe bataklıklarında bırakmış insanlar dururken, diğer yanda bu fedakârlıktan tamamen habersiz bir bönlükle hayatın sadece zevk tarafına odaklanmak, bireysel bir bencillikten öte toplumsal bir nankörlüktür. Şairin şu dizeleri, bu adaletsiz paylaşımın ve kalbi körelmenin en net ifadesidir:
“Neyim? Bir hiç… işe güce yaramaz, topal…
Sen sağlamsın senin hakkın dünyadan zevk al:
Çünkü orda düşmanlarla boğuşurken biz
Siz muhteşem salonlarda şarap içtiniz!”
Bu tür fütursuzluklar toplumsal vicdanı yaralayıp haklı bir tepkiyle karşılaştığında, arkasından hemen tanıdık bir kalkan yükselir: İfade ve düşünce özgürlüğü. Hukukun evrensel ilkeleri ve toplumsal sözleşme mantığı çok net bir çizgiyi önümüze koyar: Bir fikre katılmamak, onu rasyonel zeminde eleştirmek düşünce özgürlüğüdür. Ancak bir milletin varlık mücadelesini, ortak yasını ve mukaddesatını doğrudan tahkir etmek, aşağılamak ve bunlarla eğlenmek bir “düşünce” barındırmaz. Ortada bir argüman yoksa, sadece saf ve ilkel bir kışkırtma varsa, bunun adı düşünce özgürlüğü değil, düpedüz nefret söylemidir. Dünyanın hiçbir gelişmiş hukuk sisteminde, toplumun ortak çatısını ve kamu barışını baltalayan bu tarz saldırganlıklar özgürlük kapsamında korunmaz. Şairin şu mısralarında haykırdığı o acı gerçek, bugünün “özgürlük” kisvesi arkasına sığınan kibirli yüzlerine inen tarihi bir şamardır:
“Ey gözünün rengi bana yabancı güzel,
Her yolcunun uğradığı ey hancı güzel!
Sen yabancı kucaklarda yaşarken her gün
Yapıyorduk bizde kanla, barutla düğün.”
Evlerinde konfor içinde yaşayanlar, vatan sınırlarının hangi iklim şartlarında, hangi yokluklarla korunduğunu bilmezler. Bugün sıcak odalarında klavye başında oturup askerimize, polisimize ya da bu milletin asırlık değerlerine saygısızlık yapanlar, tipi altında, taş üzerinde yatanların hakkını asla ödeyemezler. Şiir, cephe ile geride kalan konforlu hayat arasındaki bu keskin karşıtlığı tüm çıplaklığıyla gözler önüne serer:
“Sen o sıcak odalarda cilveli, mahmur
Dolaşırken… Biz de tipi, fırtına, yağmur,
Kar altında kanlar döktük, canlar yıprattık;
Aç yaşadık, susuz kaldık, taşlarda yattık”
Savaş sadece fiziki bir çarpışma değil, aynı zamanda muazzam bir ruhsal yıpranmadır. Sayıca ve donanımca üstün ordulara karşı göğüs geren bir neslin geride bıraktığı ruhsal miras, bugün sırf eğlence olsun diye çiğnenemeyecek kadar mukaddestir. Kendini bahar sayıp, vatanı savunanları kara kış gören o kibirli bakış açısı, aslında kendi çoraklığının resmidir:
“Sen açılmış bir bahardın, biz kara kıştık;
Bizden üstün ordularla böyle çarpıştık…
Gülme bana bakıp pek arsız arsız
Sen ey dışı güzel, fakat içi çamur kız!”
Cephede savaşanların tek derdi karşılarındaki düşman değildir, akılları her an geride bıraktıkları ailelerindedir. Ahmet Turan’ın hikâyesinde olduğu gibi, anası, babası ve yavrusu zulüm altında ezilirken cephede kurşun yiyen bir gazinin geriye döndüğünde karşılaştığı bu kayıtsızlık, toplumsal hafızasızlığın en acı verici boyutudur. Bugün toplumsal bağları koparmaya çalışanların unuttuğu şey, bu ağır yükün asırlardır taşındığı gerçeğidir:
“Sana karşı haykıranı mecbursun dinle;
Bugün hesap göreceğiz artık seninle:
Ben cephede geberirken, geride vatan
Aşkı ile bin belalı işe can atan
Anam, babam, karım, kızım eziliyorken
Dağlar kadar yük altında… Gel, cevap ver, sen
Bana anlat, anlat bana, siz ne yaptınız?
Köpek gibi oynaştınız, fuhşa taptınız!”
Vatan savunması, sadece bir toprağı korumak değil, gelecek nesillerin huzur içinde yaşamasını sağlamaktır. Fakat bu huzur, geçmişin acılarına ve ödenen bedellere saygısızlık etme hakkını kimseye vermez. Alınan her nefeste, basılan her toprak parçasında bir gazinin topal bacağı, sönmüş bir ocağın hakkı vardır. Bu hakkı teslim etmemek, kültürel bir intihardır.
“Anavatan boğulurken kıpkızıl kanda
Yalnız gönül verdiniz siz zevke, cazbanda…
Ey nankör kız, ey fahişe unutma şunu:
Sizin için harbederken yedim kurşunu.
Onun için topal kaldı böyle bacağım,
Onun için tütmez oldu artık ocağım.
Nazlı nazlı yatıyorken sen yataklarda
Sallanarak ölü kaldık biz bataklarda.”
Tarih bilincinden yoksun kitleler, ellerindeki imkânların gökten zembille indiğini zannederler. Eğlencelerinin, lükslerinin ve özgürlüklerinin temeli, siperlerde can verenlerin akıttığı kandır. Şehit canların aziz hatırasını kendi bencil dünyalarına malzeme yapanlar, toplumsal vicdanın en derin yerinden yaralanmasına sebep olurlar.
“Kalbur oldu süngülerle çelik bağrımız,
Bu amansız boğuşmada öldü yarımız,
Ya siz nasıl yaşadınız? Bizim kanımız
Size şarap oldu sanki… Şehit canımız
Güya sizin mezenizdi! Yiyip içtiniz;
Zıpladınız, kudurdunuz arsız,edepsiz!…
Gerçi salonlarda “yıldız” dı senin adın,
Hakkikatte fahişesin ey alçak kadın!”
Bu değer düşmanlığının köklerine inildiğinde, arkasında bireysel bir ahlak probleminden fazlası, organize bir siyasi mezhepçilik ve kültürel yabancılaşma görülür. Kendilerini belli ideolojik mahallelerin içerisine kilitleyen, fildişi kulelerinden Anadolu insanına ve onun kutsallarına tepeden bakan bu yapılar, kendi gettolarından alkış toplamak uğruna bu toprakların ruhuna yabancılaşmaktadırlar. Ucu kendi dogmalarına veya beslendikleri modern tabulara geldiğinde en sert sansürcü kesilenlerin, iş bu milletin tarihine ve inancına gelince sınır tanımaz birer “özgürlükçü” rolüne bürünmeleri, bu siyasi mezhepçiliğin en büyük ikiyüzlülüğüdür. Tıpkı Ahmet Turan’ın karşısında sırıtan o salon kızı gibi, kendilerini biçimsel bir modernlikle “seçkin” zanneden bu kesimler, aslında düşkün, aylak gibi beslendikleri bu vatanın hangi bedellerle ayakta kaldığını göremeyecek kadar körleşmişlerdir. Toplumun sırtında yük olan bu kof zihniyete karşı milletin biriken haklı öfkesi, dünden bugüne hiç değişmemiştir:
“Ey allıklı ve düzgünlü yosma bil şunu:
Bütün millet öğrenmiştir senin fuhşunu.
Omuzunda neden seni fuzuli çeksin?
Kinimizin şiddetiyle gebereceksin!..”
Neticede dün Ahmet Turan’ın topal bacağından yükselen o soylu fedakârlık nasıl ki o günkü salon sosyetesinin sığlığından katbekat üstünse, bugün de klavye arkasından veya sahnelerden mukaddesata kurşun sıkanların cüreti, milletin hakiki vicdanı karşısında hükümsüzdür. Kendi acısıyla ağlamayan, şehidinin yasıyla kavrulmayan ve bu toprakların değerlerine düşmanlık besleyen her dil, tarihin sayfalarında sığ birer çamur izi olarak kalmaya, asıl maya ise her zaman temiz ve vakur bir şekilde yarınlara yürümeye devam edecektir.

YORUMLAR