Ana Sayfa Arama Yazarlar
Üyelik
Üye Girişi
Yayın/Gazete
Yayınlar
Kategoriler
Servisler
Nöbetçi Eczaneler Sayfası Nöbetçi Eczaneler Hava Durumu Namaz Vakitleri Gazeteler Puan Durumu
WhatsApp
Sosyal Medya
Uygulamamızı İndir
Dr.Mehmet Mustafa Erkal /Akademisyen
Dr.Mehmet Mustafa Erkal /Akademisyen

Geleneksel Türk İnanışları’nda Geyik

Bir avcı geyiğin peşine düştüğünde kimin kimi götürdüğünü düşünürüz?

İlk cevap basittir: Avcı avını takip eder. Fakat eski anlatılar her zaman böyle söylemez. Bazen geyik kaçar, insan peşinden gider ve yol hiç beklemediği bir yere çıkar. Hayvan, yakalanması gereken bir av olmaktan uzaklaşır; insanın yönünü değiştiren bir varlığa dönüşür.

Belki de Türk kültürel hafızasında geyiği ilginç kılan ilk nokta budur. Onun bulunduğu yerde av ile avcı, insan ile tabiat, görünen ile görünmeyen arasındaki sınırlar zaman zaman birbirine karışır.

Geyik, Türkistan’ın eski kültür çevresine yabancı bir hayvan değildir. Bozkırdan orman kuşağına uzanan geniş sahada insanlar onu avlamış, etinden ve derisinden yararlanmışlardır. Kuzeye doğru çıkıldıkça farklı geyik türleri gündelik hayatın daha belirleyici unsurları hâline gelmiştir. Fakat gündelik hayatın içinde bulunması, geyiğin kültürel anlamını açıklamaya yetmez.

Çünkü geyik anlatılarda da yaşamaktadır.

Kimi zaman yol gösterir kimi zaman uğurla ve kutla ilişkilendirilir kimi zaman avlanması felaket getirir. Bazı anlatılarda insan onu takip eder; bazılarında ise insan ile kutsal kabul edilen alan arasında adeta bir sınırın üzerinde durur.

Burada geyiği hemen “kutsal hayvan”, “totem” veya başka bir kavramla tanımlamak kolaydır. Fakat böyle yaptığımızda onu anlamaktan çok sınıflandırmış oluruz. Yüzyıllara ve çok geniş bir coğrafyaya yayılan anlatıları tek bir kavramın içine yerleştirmek, kültürel hafızanın geçirdiği dönüşümleri gözden kaçırabilir.

Belki bu nedenle şu soruyu sormak daha anlamlıdır:

Geyik anlatının içinde ne yapıyor?

Türk dünyasının yaygın anlatılarından Kozı Körpeş ile Bayan Sulu destanının Altay, Başkurt, Kazak ve Kırım-Dobruca Tatarları arasındaki varyantlarında geyik veya maral motifinin görülmesi bu açıdan dikkat çekicidir. Birbirinden uzak Türk topluluklarının anlatılarında aynı hayvanın farklı biçimlerde yaşamaya devam etmesi, geyiğin Türk kültürel hafızasındaki geniş hareket alanını göstermektedir.

Ama asıl dikkat çekici olan, insanın çoğu zaman geyiğin peşinden gitmesidir.

İnsan kendisini takip eden taraf zanneder. Geyik hareket ettikçe insanın yönü değişir. Avcı, avını seçtiğini düşünürken bazen hikâyenin sonunda yolu seçenin kendisi olmadığı anlaşılır.

Av ile rehber arasındaki çizgi burada bulanıklaşır.

Geyik yakalanmak istenen hayvandır fakat bazı anlatılarda insanı asıl hareket ettiren de odur.Bu durum, geleneksel insanın tabiatla kurduğu ilişkiyi düşünmek için de önemli bir ipucu sunar. Orman, dağ, su veya hayvan onun karşısında duran sessiz bir dekor değildi. İnsan onların arasında yaşıyor; yönünü, geçimini, korkularını ve kutsala ilişkin tasavvurlarını aynı çevrenin içerisinde şekillendiriyordu.

Bu mesele, daha önce Eston, İzhor ve Sami topluluklarının geleneksel inanışları üzerine yaptığım çalışmalarda da karşıma çıkmıştı. Özellikle Ural havzası ve onun kuzeyindeki kültürel çevrelerde orman, su, kutsal korular ve hayvanlarla kurulan ilişki, tabiatın edilgen bir alan olarak görülmediğini ortaya koymaktadır.

Türkistan’ın kuzeybatıya açılan ve benim Batı Türkistan olarak adlandırmayı tercih ettiğim Ural sahası, bu açıdan ayrıca dikkate değerdir. Buradaki topluluklarla Türkistan ve Sibirya Türklerinin geleneksel inanışları arasında görülen benzerlikleri her durumda ortak bir kökene bağlamak mümkün değildir. Bununla birlikte yüzyıllar boyunca yan yana yaşayan, birbirleriyle temas eden ve benzer çevre şartlarını paylaşan toplulukları birbirinden kopuk kültür adaları gibi düşünmek de ikna edici görünmemektedir.

Samiler bu karşılaştırmanın en çarpıcı örneklerinden birini sunar.

Ren geyiği, geleneksel Sami hayatında geçimden ulaşıma, göç düzeninden giyim ve beslenmeye kadar hayatın merkezinde yer almıştır. Hayvan hareket ettiğinde insan da hareket eder. Sürünün yolu bir bakıma insanın da yoludur.

Böyle bir hayat içerisinde hayvana yüklenen anlamın ekonomik değerle sınırlı kalması zaten güçtür.

İnsanın hayatına yön veren hayvan zamanla hikâyenin, ritüelin ve hafızanın da parçasına dönüşür.

Fakat geyik hakkındaki asıl zor soru hâlâ ortada durmaktadır:

Her geyik av mıdır?

Türk anlatıları bu soruya her zaman olumlu cevap vermez.

Geyik av hayvanıdır. Buna rağmen bazı anlatılarda onun öldürülmesi felaketi beraberinde getirir. Avcı geyiği vurur fakat yaranın asıl açıldığı yer kendi hayatıdır. Bazı geyikler ele geçirilemez; bazılarına zarar veren kişi bunun karşılığını öder.

İlk bakışta burada bir çelişki varmış gibi görünür. İnsan bir taraftan geyiği avlar diğer taraftan ona dokunmaktan çekinir. Belki de mesele tam olarak budur.

Geleneksel insanın tabiatla ilişkisini sınırsız bir sahiplik düşüncesiyle açıklamak güçtür. İnsan avlar ama her av aynı değildir. Ormana girer fakat ormanın bütünü ona ait değildir. Hayvandan yararlanır fakat bazı karşılaşmalar gündelik olanın dışına çıkar.

Bugün sınırı kanun, koruma alanı veya av sezonu belirliyor. Geçmişte aynı sınırı bazen bir hikâye çiziyordu. Hikâye uzun uzun gerekçe sunmuyordu. Sadece insana nerede durması gerektiğini hatırlatıyordu.

Geyiğin Türklerin İslâmlaşmasından sonra kültürel hafızadan çekilmemesi de bu nedenle önemlidir. Hayvan aynı kalmış, fakat içine girdiği anlam dünyası değişmiştir.

Anadolu’daki en dikkat çekici örneklerden biri Geyikli Babadır.

Erken Osmanlı döneminin derviş çevreleri içerisinde anılan Geyikli Baba hakkında zamanla çeşitli menkıbeler oluşmuştur. Geyiklerle birlikte dolaşması, onlarla yakınlık kurması veya geyiklere binmesi şeklindeki anlatılar tarihî şahsiyetin etrafında yeni bir hafıza alanı meydana getirmiştir.

Burada asıl önemli olan, bütün bu anlatıları tarihî gerçeklik olarak kabul etmek değildir. Tam tersine menkıbenin neden böyle kurulduğunu sormaktır.

Neden bir dervişin etrafında geyikler vardır?

Neden geyik, yeni bir dinî dünyanın içine girdiğinde bütünüyle ortadan kaybolmamıştır?

Belki kültürel hafızanın çalışma biçimini burada daha açık biçimde görebiliriz.

Geçmiş olduğu gibi saklanmaz. Yeni şartların içinde yeniden anlatılır.

Türkistan’da av, rehber veya uğur çevresinde anlam kazanan geyik, Anadolu’ya geldiğinde bir velînin menkıbesinde kendisine yer bulabilir. Önceki anlamların ne ölçüde korunduğu veya değiştiği her örnek için ayrıca tartışılmalıdır. Fakat sembolün yaşamaya devam etmesi başlı başına önemlidir.

Aslında önceki yazılarımda ağaç, Ötüken, soy veya zaman üzerinden anlamaya çalıştığım mesele burada yeniden karşıma çıkıyor:

Kültürel hafıza geçmişi olduğu gibi saklamaz; onu taşır, dönüştürür ve yeniden anlatır.

Bir ağacın anlamı değişebilir.

Bir mekân başka türlü hatırlanabilir.

Bir kelime yeni bir dinî dilin içine girebilir.

Geyik de bir dönemde av, başka bir anlatıda rehber, başka bir zamanda bir dervişin yanında duran hayvan olabilir.

Fakat bütün bu değişimlerin altında daha eski bir soru yaşamaya devam eder:

İnsan kendisini tabiatın neresinde görmektedir?

Bugün ormanda bir geyikle karşılaştığımızda büyük ihtimalle elimizi telefonumuza götürürüz. Fotoğrafını çekmek, birkaç saniyelik görüntüsünü saklamak isteriz.

Geçmişte aynı karşılaşmayı yaşayan insanın zihninden geçenleri bütünüyle bilemeyiz.

Fakat bize bıraktığı anlatılar, onun başka sorular da sorduğunu düşündürüyor:

Bu hayvan neden karşıma çıktı?

Peşinden gitmeli miyim?

Ona dokunmalı mıyım?

Yoksa burada durmam gereken bir sınır mı var?

Belki de geyiğin Türk kültürel hafızasındaki uzun yolculuğu bize geyikten çok insanı anlatıyor.

Geyik hâlâ ormanda.

Değişen, ona bakan göz.

YORUMLAR

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

YAZARLAR
TÜMÜ

SON HABERLER