Ana Sayfa Arama Yazarlar
Üyelik
Üye Girişi
Yayın/Gazete
Yayınlar
Kategoriler
Servisler
Nöbetçi Eczaneler Sayfası Nöbetçi Eczaneler Hava Durumu Namaz Vakitleri Gazeteler Puan Durumu
WhatsApp
Sosyal Medya
Uygulamamızı İndir
Sinem Üzümcü / Yazar
Sinem Üzümcü / Yazar

İnsan Kendi Acısına Neden Sığınır?

Yazıyı sesli dinleyebilirsiniz

İnsan, henüz gerçekleşmemiş felaketlerin yasını neden tutar? Henüz hayatta olan birinin ölümünü hayal edip gözyaşı dökerken, gerçekte yaşanmamış bir kaybın acısını neden bu kadar gerçek hisseder? Üstelik bazen kendisini üzeceğini bile bile aynı düşünceye tekrar döner. Zihninde aynı sahneyi yeniden kurar, aynı korkuyu yeniden yaşar. Sanki acının kendisi yetmezmiş gibi, onun içinde biraz daha kalmak ister. Peki insan gerçekten acı çekmekten mi hoşlanır, yoksa acının içinde bulduğu, kendisinin bile tam olarak anlayamadığı bir şeye mi tutunur?

İnsan zihni yalnızca yaşanmış olayların saklandığı bir yer değildir; gerçekleşmemiş ihtimallerin de sahnesidir. Bir vedayı, bir kaybı, bir daha duyulamayacak sesi henüz yaşanmadan canlandırabilir. Gerçek henüz kapıyı çalmamışken zihin çoktan yas tutmaya başlamıştır. İnsan, bir gün karşılaşabileceği acıyı bugüne taşır ve geleceğin ihtimalini şimdiki zamanın duygusuna dönüştürür. Böylece henüz kaybetmediği bir şeyin yokluğunu yaşamaya başlar.

Belki de zihnin en büyük çelişkilerinden biri budur: İnsan, kendisini korumak için düşündüğü ihtimallerin içinde kendisine zarar verebilir. Korktuğu şeyi önceden hayal ederek ona hazırlanacağını sanır. Oysa her düşünce bir hazırlık değildir. Bazen zihin, tehlikeyi anlamaya çalışırken onu tekrar tekrar üretir; insan da henüz gerçekleşmemiş bir felaketin acısını, gerçekleşmişçesine yaşamaya başlar. Korkuyu kontrol etmek için yapılan zihinsel prova, zamanla korkunun kendisine dönüşebilir.

Peki insan neden aynı acıya geri döner?

Sigmund Freud, Haz İlkesinin Ötesinde adlı eserinde, insan ruhsallığında haz arayışıyla kolayca açıklanamayan tekrarları ele alır. Yineleme zorlantısı olarak adlandırdığı olgu, kişinin acı verici deneyimlerin çevresinde yeniden ve yeniden dolaşabilmesini anlamak açısından önemli bir başlangıç noktasıdır. İnsan her zaman kendisine iyi geleni seçmez; kimi zaman çözümlenememiş bir deneyimin, korkunun ya da duygunun etkisinden kurtulamaz.

Ancak bir acının tekrarlanması, insanın ondan mutlaka haz aldığı anlamına gelmez. Belki zihin, bir türlü anlamlandıramadığı şeyi yeniden kurarak onun üzerinde hâkimiyet kazanmayı umuyordur. Belki de insan, kendisini hazırlıksız yakalayacağından korktuğu bir felaketi defalarca hayal ederek ona karşı savunmasız kalmayacağını düşünüyordur. Ne var ki zihinde aynı sahneyi tekrar tekrar yaşamak, gerçek hayattaki kaybı engellemez. Yalnızca henüz yaşanmamış bir acının bedelini bugünden ödetebilir.

Üstelik bazen insanı düşüncenin içinde tutan şey, korkunun kendisinden çok, o korkuyu çözebileceğine dair inancıdır. Zihin, aynı soruya yeniden döner; sanki yeterince düşünürse belirsizliği ortadan kaldırabilecek, geleceği anlayabilecek, kendisini kaçınılmaz olandan koruyabilecektir. Oysa bazı soruların tekrar edilmesi onları cevaplamaz. Yalnızca insanın cevapsızlığa duyduğu tahammülsüzlüğü büyütür.

Fakat mesele yalnızca insanın neden acıya döndüğü değildir. Bir başka soru daha vardır: İnsan, kendisini inciten bir duyguya nasıl anlam yükler?

Friedrich Nietzsche’nin Ahlakın Soykütüğü Üstüne adlı eserinde tartıştığı meselelerden biri, insanın acı karşısında anlam arayışıdır. Acı yalnızca katlanılan bir deneyim değildir; insan onu açıklamak, bir yere yerleştirmek ve neden yaşandığını anlamak ister. Çünkü anlamsız görünen bir acıya katlanmak, bazen acının kendisinden daha zor gelir. Anlam, yaşananları ortadan kaldırmaz ama insanın onlarla kurduğu ilişkiyi değiştirebilir.

Ne var ki anlam arayışının da bir çelişkisi vardır. İnsan, acısına anlam vererek onunla yaşamayı öğrenebilir; fakat bazen bulduğu anlam, acıdan ayrılmasını da zorlaştırabilir. Bir kayıp, kişiye sevgisinin derinliğini gösterebilir. Bir hayal kırıklığı, dünyaya bakışını değiştirebilir. Ancak insan zamanla çektiği acıyı kendisini tanımlayan bir hikâyeye dönüştürürse, iyileşmek de o hikâyenin bir bölümünü geride bırakmak anlamına gelebilir.

Belki de insan bazen acısının kendisinden çok, acısının anlamsız kalmasına dayanamaz. Çünkü anlamını yitiren bir acı, insanın elinde tuttuğu son açıklamayı da alıp götürür. Geriye yalnızca yaşanmış olanın kendisi kalır: Ne bir ders, ne bir karşılık, ne de bütün olanları haklı çıkaracak bir neden.

Peki ya insanın kendi zihninde yarattığı acılar?

Sevdiği birinin ölümünü hayal ederek ağlayan bir insanı düşünelim. Sevdiği kişi belki hemen yanı başındadır; henüz hiçbir şey kaybedilmemiştir. Fakat insan, bir gün yaşanabilecek yokluğu bugüne taşır. Artık duyulamayacak bir sesi, boş kalacak bir odayı, alışkanlıkların bir gün nasıl eksileceğini düşünür. Gözyaşları gerçektir, korkusu gerçektir; ancak yasını tuttuğu kayıp henüz yaşanmamıştır.

Böyle bir anda insan yalnızca gelecekteki bir ölümden korkuyor olmayabilir. Belki de kaybetme ihtimali, sahip olduğu şeyin değerini ona bütün ağırlığıyla hissettiriyordur. Belki zihninde kurduğu ayrılık sahnesi, gündelik hayatın içinde farkına varamadığı sevgisini görünür kılıyordur. Fakat burada önemli bir ayrım vardır: Birini kaybetmekten korkmak, onu sevmenin doğal bir parçası olabilir; bu korkunun içinde tekrar tekrar yaşamak ise sevgiyi yaşamanın önüne geçebilir. İnsan, bir gün duyacağı özlemi bugünden yaşayarak sevdiklerine daha fazla bağlandığını sanırken, bazen onlarla geçirdiği gerçek zamanın içinden uzaklaşır.

Bu noktada edebiyat, acının yalnızca korkuyla değil, kimlikle de ilişkili olabileceğini gösterir. Emily Brontë’nin Uğultulu Tepeler romanındaki Heathcliff ve Catherine’in hikâyesi, sevginin kayıpla sona ermediği; bazen öfke, takıntı ve yıkımla iç içe geçerek varlığını sürdürdüğü bir dünyayı anlatır.

Heathcliff için Catherine’in kaybı, yalnızca sevdiği bir insanın yokluğu değildir. Catherine, onun geçmişinin, benlik algısının ve dünyayla kurduğu ilişkinin merkezinde yer alır. Bu nedenle kayıp, geçmişte kalmış bir olay olarak kapanmaz; onun bugünkü hayatını belirlemeyi sürdürür. Heathcliff’in acısı zamanla yalnızca katlandığı bir duygu olmaktan çıkar ve başkalarına yönelttiği öfkenin, intikam arzusunun ve yıkıcı davranışlarının bir parçasına dönüşür.

Elbette Heathcliff’in hikâyesini yalnızca psikolojik bir kavramla açıklamak, romanın karmaşıklığını eksiltir. Onun acısı, davranışlarının bütün nedenlerini açıklamaz ve başkalarına verdiği zararı haklı çıkarmaz. Fakat karakterin hikâyesi önemli bir soruyu gündeme getirir: İnsan, kaybettiği kişiyi mi bırakamaz, yoksa o kişiyle birlikte kendisinde oluşan ve artık kimliğinin bir parçasına dönüşen duyguyu mu?

Bazen bir insanı geride bırakmak, onunla yaşananları unutmak değildir. Asıl zorluk, o ilişki içinde kim olduğumuzu da geride bırakmamız gerektiğini düşünmemizdir. Birini sevmekle, onun yokluğunda acı çekmek zamanla birbirine karışabilir. İnsan, acısını sürdürmeyi sadakatin bir biçimi gibi algılayabilir; iyileşirse geçmişte yaşananların değerini azaltacağından korkabilir. Oysa bir kaybın ardından yaşamaya devam etmek, yaşananları inkâr etmek değildir. Acının sonsuza kadar sürmesi de sevginin büyüklüğünü kanıtlamaz.

Belki de insanın acıyla kurduğu ilişkinin en karmaşık tarafı burada ortaya çıkar. İnsan yalnızca kendisine zarar veren düşüncelerden kurtulmakta zorlanmaz; bazen o düşünceler ortadan kalktığında geriye ne kalacağını da bilemez. Tanıdık bir üzüntü, insanın hayatında uzun süre yer tuttuğunda bir alışkanlığa, hatta kendisini tanıma biçimine dönüşebilir. Acı artık mutluluk vermese bile tanıdık olduğu için bırakılması güçleşir. İnsan onun içinde ne hissedeceğini bilir; onsuz kaldığında ne hissedeceğini ise bilmez.

Bu, herkesin bilinçli olarak acıya tutunduğu anlamına gelmez. Bazı düşünceler insanın isteği dışında ortaya çıkar; bazı korkular, onlardan kurtulmaya çalıştıkça daha fazla dikkat çekebilir. Bazen kişi yalnızca güvende olmak isterken kendisini korkularının içinde bulur. Dolayısıyla insanın acı veren bir düşünceye dönmesi, her zaman o acıyı arzuladığını ya da ondan gizli bir haz aldığını göstermez. Bazen insanın yaşadığı şey, kurtulmak istediği bir düşünceyle kurduğu istemsiz döngüdür.

Yine de bütün bu ihtimallerin ortasında başka bir soru kalır: İnsan, acısı ortadan kalkarsa kendisinden neyin eksileceğini düşünür?

Belki kendisine anlattığı hikâyeyi, belki geçmişini anlamlandırmak için bulduğu nedeni, belki de uzun zamandır alıştığı iç dünyasını. İnsan bazen iyileşmekten değil, iyileştikten sonra kendisiyle nasıl yaşayacağını bilmemekten korkabilir. Çünkü bazı duygular, bizi yalnızca yaralamaz; dünyayı nasıl algıladığımızı, kendimizi nasıl anlattığımızı ve geleceğe nasıl baktığımızı da belirler. Onlardan vazgeçmek, bir zamanlar kim olduğumuzla yeniden yüzleşmeyi gerektirebilir.

Fakat acının tanıdık olması, onun vazgeçilmez olduğu anlamına gelmez. İnsan geçmişini unutmak zorunda kalmadan da ondan uzaklaşabilir. Bir kaybı önemsizleştirmeden, bir sevgiyi inkâr etmeden, yaşananların anlamını bütünüyle çözemeden de hayatına devam edebilir. Belki de iyileşmek, yaşananlara son bir açıklama bulmak değil; her şeyin açıklamasını bulma zorunluluğundan vazgeçebilmektir.

İnsan, başına gelmeyen bir felaketin yasını tutarken aslında neye ağlar? Kaybetme ihtimaline mi, sevgisinin büyüklüğüne mi, yoksa hiçbir zaman bütünüyle kontrol edemeyeceği bir hayatın karşısında duyduğu çaresizliğe mi?

Belki de bunların hepsine. Ama belki de bazen insan, gelecekte yaşayacağı acıyı bugünden düşünerek hayatın belirsizliğine karşı küçük bir kontrol alanı kurmaya çalışıyordur. Zihin, yaşanmamış olanı defalarca canlandırarak ona hazırlanabileceğine inanır. Oysa bir gün yaşanabilecek her şeyi önceden hissetmek, insanı geleceğe karşı bütünüyle hazırlıklı kılmaz. Yalnızca bugünün içindeki mutluluklara da gölge düşürebilir.

Belki insanın kendisiyle yüzleşmesi gereken en zor soru şudur: Beni gerçekten yaşadıklarım mı yaralıyor, yoksa zihnimin yaşanmamış olanlara yüklediği anlamlar mı?

Bu sorunun tek bir cevabı yoktur. Çünkü insanı bazen yaşadıkları, bazen yaşayamadıkları, bazen de bir türlü gerçekleşmeyecek ihtimallere verdiği anlamlar yaralar. Fakat belki de önemli olan, zihnimizin kurduğu her ihtimali gerçek kabul etmek zorunda olmadığımızı fark etmektir.

İnsan her korkusunu önceden yaşamak zorunda değildir. Her kaybı gerçekleşmeden yas tutarak karşılamak, her acıyı anlamlandırmak ya da geçmişte kalan her duyguyu bugüne taşımak zorunda da değildir. Bazı sorular cevapsız kalabilir; bazı ihtimaller gerçekleşmeden hayatımızın içinden geçip gidebilir.

Çünkü insan bazen hayatın kendisinden değil, zihninde durmadan yeniden kurduğu hayatın gölgesinden yorulur. Henüz gerçekleşmemiş vedalara üzülür, yaşanmamış felaketlerin yükünü taşır ve kendisini korumak için düşündüğü ihtimallerin içinde kaybolur.

Belki de insanın özgürlüğü, acı çekmemesinde değil; henüz yaşanmamış bir acının, yaşayabileceği hayatın tamamını elinden almasına izin vermemesindedir.

YORUMLAR

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

YAZARLAR
TÜMÜ

SON HABERLER