
Ayasofya yalnızca yerel değil küresel bir kültür mirasıdır.
Teknik gerekçelerle hızlı müdahale gerekse de müdahalenin biçimi mirasın maddi ve manevi bütünlüğünü tehdit ediyorsa eleştiri hakkı doğar.
Onarımlarda genelde “acil güçlendirme gerekliliği” ile “orijinalliğin korunması” arasında hassas bir denge vardır.
Ayasofya’nın benzersiz yapısal hassasiyeti ve mozaiklerin kırılganlığı göz önüne alındığında, kamyonlar gibi ağır makine kullanımını içeren mevcut çalışmaların neden olduğu dinamik yük ve titreşimlerin, yapının taşıyıcı sisteminde ve yüzey sanatlarında onarılamaz hasarlar yaratma riski, koruma etiği açısından kabul edilemez bir boyutta.
Eğer herhangi bir sebeple yapısal güçlendirme çalışmalarına devam edilecekse (ki ağır makine kullanımı kesinlikle önerilmez), mozaik ve fresklerin bulunduğu tüm alanlarda ve kritik taşıyıcı noktalarda hassas titreşim ölçüm cihazlarının sürekli olarak kullanılması zorunludur. Bu, olası yapısal zorlanmaların anında tespit edilmesini ve çalışmaların derhal durdurulmasını sağlayacak tek bilimsel risk yönetim aracıdır.
Ayasofya’daki güçlendirme projesinin şeffaflık krizi, ICOMOS(Uluslararası Anıtlar ve Sitler Konseyi) Madde 16’ya uyumun mutlak öncelik haline gelmesini gerektirir. Yapılan tüm işlemlerin detaylı raporlarının (çizim ve fotoğraflarla) hazırlanması ve araştırmacılara sunulması şarttır. Bu belgeler, hangi araçların ne amaçla ve hangi bilimsel gerekçeyle kullanıldığını, yapısal ölçümlerin neler olduğunu açıkça göstermelidir.
Uluslararası koruma etiği, müdahale ne olursa olsun şeffaflık ve hesap verebilirliği zorunlu kılar. Ancak, Ayasofya’daki kamyon kullanımıyla ilgili resmi gerekçenin Vakıflar Genel Müdürlüğü (VGM) tarafından kamuoyuna sunulmaması veya erişilemez durumda olması, ciddi bir şeffaflık krizi yaratmıştır.
Teknik gerekçenin gizlenmesi, Ayasofya’nın yönetiminin uluslararası yükümlülüklerini (UNESCO, ICOMOS) yerine getirmedeki yetersizliğini veya isteksizliğini açıkça göstermektedir.
Bu da uluslararası uzmanlar nezdinde güven kaybına ve en nihayetinde UNESCO’nun Dünya Mirası listesinden çıkarma tehdidinin artmasına neden olabilecek bir yönetimsel süreci tetiklemektedir.
Bu yönetimsel kriz, yapısal riskten daha büyük, diplomatik ve etik bir kriz yaratır.
Neden endişe etmemiz gerekiyor?
- Katmanlı zemin ve gizli boşluklar: Ayasofya zemini tek tip mermer döşeme değil. Ayasofya’nın mermer döşemelerini oluşturan opus sectile parçaları zamanla oturmuş ve tekil darbelere karşı hassas hale gelmiştir. Ağır yüklerin bu yüzeylerde hareket etmesi, kalıcı hasara neden olabilir.
- Noktasal yük ve aks yükleri: Kamyon lastik/palet teması küçük bir alana binlerce kilo aktarır; tek başına üst yüzeye konulan hafif paneller bu yükü yeterince yaymayabilir.
- Titreşim ve dinamik etkiler: Hareket, motor çalışması, vinç manevraları küçük çatlakları büyütebilir; özellikle binanın tarihsel eklem noktaları için risk oluşturur.
- Şeffaflık/denetim sorunu: Proje ekipleri “bilimsel” dedikçe, bağımsız üçüncü-taraf ölçümler, yük testleri, vibrometre/veri paylaşımı yoksa kamuoyunda güven azalır.
Başka hangi yöntemler daha güvenli olur?
- Dıştan kule vinç/çatı vinci kullanımı: Kubbe için çalışılacak malzemeyi dışarıdan (saha-çevresine kurulan yüksek vinçlerle) yukarıdan indirmek; ağır araçların içeri sokulmasını en aza indirir.
- Yükü yayacak çok katmanlı platformlar: Jeoteknik onaylı, sırasıyla çelik kiriş, kalas, kalın interlok paneller, alt plakalar şeklinde bir taşıyıcı döşeme kullanılması gerekir yani sadece ince paneller değil, altında çelik/ahşap kiriş taşıyıcı sistem yapılabilir. Kamuoyuyla paylaşılan fotoğraflardaki paneller bu tip bir sistemin var olmadığını gösteriyor.
- Uzaktan kumandalı, düşük tonajlı makine kullanımı: Ağır mobil vinç yerine küçük robotik/uzaktan kumandalı ekipmanlarla çalışmak; insan erişimini ve ağır yükleri azaltır. Bu tip makineler günümüzde hassas restorasyonlarda tercih edilen yöntemler arasında yer alıyor.
- Geçici taşıyıcı iskele sistemleri: Zemine oturmayan, yapının kubbeyi taşıyan ayaklara ankrajlanan(sabitlenen) taşıyıcı iskelet ve hareketli platformlar kullanmak. Böylece yük zemine değil sistemin taşıyıcı ayaklarına aktarılır.
- Ön testler ve sürekli izleme: Planlanan hat üzerinde deneme yüklemeleri, jeoradar taramaları ve vibrometre yerleştirilip verilerin kamu/bağımsız uzmanlarla paylaşılması.
- Karbon Fiber Takviyeli Polimerler (FRP) sistem kullanımı: Yüksek gerilim dayanıklılığına sahip, son derece hafif bir malzemedir ve yapının kütlesel karakterini önemli ölçüde değiştirmeden lokalize mukavemet artışı sağlar.
Benzer Bizans/Roma dönemi yapılarında (örneğin deprem sonrası İtalya’daki kiliselerde) FRP, sismik performansı artırmak için başarılı lokal güçlendirme çözümleri sunmuştur.
Duvar kütlesi içinde zamanla oluşmuş boşlukların ve ayrışmaların giderilmesi için en az riskli ve en geleneksel yaklaşımlardan biri, düşük basınçlı enjeksiyon teknikleridir. Bu yöntem, tarihi harçla uyumlu (hidrolik kireç bazlı), düşük viskoziteli harçların, tuğla ve taş arasındaki boşluklara düşük basınç altında enjekte edilmesini içerir. Bu işlem, kütle bütünlüğünü artırır, yapısal elemanların bir bütün olarak çalışmasını sağlar ve en önemlisi, titreşim riskini en aza indirir.
Yani yayınlanan görüntüler tek başına “yapısal tahribat oldu” demeye yetmez ama uygulamanın riskleri oldukça önemli ve şu anda kamuya sunulan veriler yeterince şeffaf olmadığından bu tür bir uygulama doğal olarak eleştiriye açık olacaktır.
Umarım ki böyle değerli bir yapının herhangi bir yerinde en ufak bir çatlak dahi olmadan bu işlem tamamlanır ya da usulsüz bir durum varsa yetkililerce el atılıp derhal durdurulup yüksek bir koruma altına alınır.

YORUMLAR