İnsan davranışlarını anlamaya çalışan psikoloji, çoğu zaman karmaşık görünen hayatın arkasındaki temel motivasyonları ortaya koymaya çalışır. Neden çalışırız, neden korkarız, neden mücadele ederiz, neden sevilmek ve kabul görmek isteriz? Bu soruların her biri aslında insanın varoluşuna dair temel ihtiyaçlara işaret eder. Bu ihtiyaçları sistematik bir biçimde açıklamaya çalışan en bilinen yaklaşımlardan biri, Abraham Maslow’un ortaya koyduğu ihtiyaçlar hiyerarşiside bulmak mümkün olacaktır. Maslow’a göre insan ihtiyaçları rastgele değil, belirli bir sıra içinde ortaya çıkar. Bu ihtiyaçlar genellikle bir piramit metaforu ile açıklanır. Piramidin en alt basamağında insanın hayatta kalmasını sağlayan fizyolojik ihtiyaçlar yer alırken, en üst basamakta bireyin kendi potansiyelini bulması ve gerçekleştirmesi bulunur. Ancak alt basamaklardaki ihtiyaçlarımızı belirli ölçüde karşıladıktan sonra daha üst düzey ihtiyaçlara yönelebiliriz. Her ne kadar Maslow’un teorisi bireysel psikoloji üzerine düşünülüp kurulmuş olsa da, bu yaklaşım toplumların kolektif ruh halini yani ortak amaçlarını anlamak açısından da oldukça güçlü bir çerçeve sunar. Çünkü toplum dediğimiz yapı, soyut bir organizma değil; ortak deneyimler yaşayan bireylerin psikolojik eğilimlerin ve bu eğilimler neticesinde davranışların toplamından oluşan canlı bir dinamiktir. Bir toplumun hangi değerler yargılara önem verdiği, hangi korkularla yaşadığı, hangi hayalleri kurduğu ve hangi hedeflere yöneldiği; aslında o toplumun ihtiyaçlar piramidinin hangi katmanında yoğunlaştığını daha doğrusu yığıldığını gösterir. Bireylerde olduğu gibi toplumların da psikolojik enerjileri sınırlıdır. Eğer bu enerji sürekli olarak hayatta kalma mücadelesine harcanıyorsa, daha yüksek ideallerin ortaya çıkması haliyle zorlaşır. Buna karşılık temel ihtiyaçların güvence altına alındığı toplumlarda insanlar düşünmeye, üretmeye ve hayata dair anlam arayışına daha fazla yönelmeye vakit bulur. Bu da yaşamı daha anlamlı ve mutlu kılar.
Peki bu perspektiften baktığımızda içinde yaşadığımız Türk toplumunu ihtiyaçlar piramidi içerisinde nereye yerleştirebiliriz?
Bu soruya verilecek cevap oldukça karmaşık fakat aynı zamanda düşündürücüdür. Türkiye tarihsel olarak güçlü bir devlet geleneğine, derin bir kültürel birikime ve zengin bir toplumsal hafızaya sahip bir ülkedir. Ancak modernleşme sürecinin hızlı ve çoğu zaman sancılı yaşanması, Doğu ile Batı arasında yaşanan kültürel salınımlar, ekonomik dalgalanmalar, siyasi gerilimler ve toplumsal dönüşümler toplumun psikolojik ihtiyaçlarını da sürekli inişli çıkışlı hareket halinde tutmuştur. Bu nedenle Türkiye’de toplumsal psikoloji çoğu zaman piramidin üst basamaklarına doğru istikrarlı bir şekilde yükselmek yerine, alt basamaklarda yani temel ihtiyaçlarda sıkışmış ve zaman zaman geri çekilen bir yapı sergileyebilmektedir.
Fizyolojik İhtiyaçlar: Hayatta Kalma Endişesi
Bilindiği üzere Maslow’un piramidinin en alt basamağında fizyolojik ihtiyaçlar yer alır. Yeme, içme, barınma ve temel sağlık hizmetleri gibi unsurlar bu kategorinin temelini oluşturur. Bir toplumun geniş kesimleri hâlâ bu ihtiyaçları güvence altına almak için yoğun bir mücadele veriyorsa, o toplumun kolektif enerjisi daha yüksek ideallerden çok hayatta kalma çabasına yönelir. Bu da toplumsal stres unsurunun ortaya çıkmasına neden olur.
Maalesef Türkiye’de son yıllarda derinleşen ekonomik belirsizlikler, artan hayat pahalılığı ve gelir dağılımındaki makro ölçekteki dengesizlikler toplumun geniş kesimlerinde diyebileceğimiz kalıcı bir geçim kaygısının yerleşmesine neden olmuştur. Bu koşullar altında insanlar geleceğe dair uzun vadeli planlar yapmak yerine, gündelik yaşamın maddi yükünü nasıl karşılayacaklarına, tabiri caizse günü kurtarmaya odaklanmak zorunda kalmaktadır. Bu durum yalnızca ekonomik bir mesele olmaktan ziyade; psikolojik bir meseledir. Çünkü sürekli piramidin en alt katında kalan, geçim kaygısı yaşayan bireylerin zihinsel enerjisi büyük ölçüde temel ihtiyaçlarını karşılamaya yönelir. Böyle bir ortamda sanat, bilim, felsefe veya kişisel gelişim gibi alanlara ayrılan zaman ve dikkat doğal olarak azalır veya önemsiz görülür. Şu bir gerçek ki bir anne ya da baba çocuğunun entelektüel gelişimini düşünmeden önce onun gelecekte yine kendi geçimini mikro oranda da olsa sağlayabileceği işi, bulup bulamayacağını düşünmeye başlar. Bu durum bireysel olarak anlaşılabilir ve hatta burumdan kaçınılmazdır. Ancak toplumsal ölçekte bakıldığında bu sorunlu demekte hiçbir sakınca göremediğimiz psikolojik atmosfer, toplumun genel entelektüel seviyesini aşağıda tutan önemli bir etken haline gelir.
Güvenlik İhtiyacı: Belirsizlikle Yaşayan Bir Zihin
Piramidin ikinci basamağında güvenlik ihtiyacı yer alır. İnsan en temel ihtiyaçlarımızdan olan yalnızca karnını doyurmakla yetinmez; aynı zamanda geleceğinin de güvence altında olmasını ister. İş güvencesi, hukuki istikrar, toplumsal düzen ve kabul edilen öngörülebilir bir gelecek bu ihtiyacın temel bileşenleridir. İçinde yaşadığımız toplumumuzda da güvenlik ihtiyacı oldukça belirgin bir şekilde hissedilmektedir. İnsanlar çoğu zaman risk almaktan kaçınırlar ve kendilerini daha güvende gördükleri alanlara yönelmeyi tercih ederler. Ve baktığımızda bilançoya bu eğilimin özellikle iş hayatımız olduğu da açıkça gözlemlenebilir. Birçok gencimiz, girişimcilik gibi belirsizlik içeren yollar yerine devlet memurluğu gibi daha garanti görülen mesleklere yönelmektedir. Bu eğilimin arkasında yalnızca bireysel tercihleri aramak doğru olmayacaktır, bunun tarihsel deneyimlerin de etkisini bulmak mümkündür. Türkiye’nin modern tarihinde sık sık yaşanan ekonomik dalgalanmalar krizlere yol açtığı gibi, siyasi gerilimler ve ani dönüşümler toplumun kolektif hafızasında kalıcı bir belirsizlik duygusu yaratmış ve bunu kronik bir sorun olarak sürdürmektedir de. Şunu unutmayalım ki toplumda genel olarak belirsizlik arttıkça insanlar özgürlükten çok güvenliği tercih etmeye başlayacaktır. Bu psikoloji yalnızca ekonomik davranışlarımızı değil, toplumsal tartışmalarımızı da etkileyecektir. Çoğu zaman düşüncelerimizi açıkça ifade etmek yerine daha ölçülü ve temkinli bir tutum benimseyebilir. Çünkü güvenlik duygumuz zayıfladığında psikolojik enerjimiz kendini koruma refleksine yönelecektir.
Aidiyet İhtiyacı: Güçlü Bağlar ve Derin Ayrışmalar
Maslow’un üçüncü basamağına baktığımızda sevgi ve aidiyet ihtiyacını görüyoruz. Bizler sosyal bir varlıklarızdır ve bir gruba, takıma vs. ait olduğumuzu hissetmeye ihtiyaç duyarız. Aile, arkadaşlık, topluluk ve dayanışma ilişkileri bu ihtiyaclarımızın temel unsurlarını oluştururlar. Türk toplumunun en güçlü olduğu alanlardan biri belki de tam olarak burasıdır. Çünkü Türk toplumu duygularıyla hareket eden bir toplumdur. Özellikle son zamanlarda aile bağlarında kopmalar yaşansa da yine de aile bağlarını oldukça kuvvetli tutmaya çalışırız. İzor zamanlarımızda birbirlerimize destek olma eğilimindeyizdir. Komşuluk ilişkilerimiz, akrabalık bağlarımız ve toplumsal dayanışma kültürümüz birçok Batı toplumuna kıyasla hâlâ çok güçlüdür. Ancak ne yazık ki aidiyet duygusunun güçlü olması her toplumda her zaman yalnızca olumlu sonuçlar doğurmuyor. Aidiyet duygumuz arttıkça “biz” ve “onlar” ayrımını daha keskin bir şekilde kurmaya başlayabiliriz. Bu durum da haliyle toplumsal kutuplaşmaların zeminini hazırlayabilir. Kendi grubumuzu koruma refleksiyle diğer grupları potansiyel bir tehdit olarak algılayabiliriz. Bunun neticesinde böyle bir ortamda dayanışma duygusu toplumun bütününe yayılmak yerine belirli gruplar, takımlar, topluluklar içinde yoğunlaşır. İtiraf etmeliyiz ki toplumumuzda da bu tarz kutuplaşmalar bir hayli fazla ve bu da bize farkında olunduğu üzere ağır zararlar veriyor. Sonuç olarak aidiyet duygusu bazen birleştirici olmaktan çok ayrıştırıcı bir işlevde çalışıyor.
Saygı ve Değer Görme İhtiyacı: Tanınma Arzusu
Belki de en büyük yanılgımız, yaşamayı unutup saygın bir yer edinmenin peşine düşmemizdir; bu uğurda yükselen beton duvarların arasında toprağa dokunmayı, bir ağacın gölgesini fark etmeyi bile unuturuz. Modern yaşamın sunduğu statü yarışında, çoğu zaman hayatın bizle kurduğu bağı zayıflatırız. Bu durum yalnızca kentleşmenin getirdiği fiziksel bir uzaklaşma değildir, aynı zamanda kendi varoluşumuzla kurduğumuz ilişkinin de dönüşümüdür.
Abraham Maslow’un ortaya koyduğu ihtiyaçlar hiyerarşisinde dördüncü basamakta saygı ve değer görme ihtiyacı yer alır. Yalnızca bir gruba ait olmakla yetinmeyiz; aynı zamanda başkaları tarafından takdir edilmek ve değerli hissetmekte isteriz. Türk toplumunda da bu ihtiyacın oldukça belirgin bir biçimde gözlemlendiğini söylemek mümkündür. Meslek seçimlerimiz, sosyal statü arayışımız ve maddi başarıya verdiğimiz önem çoğu zaman bu ihtiyacın bir yansımasıdır. Ancak şunu fark etmeliyiz burada dikkat çekici bir kırılma ortaya çıkar. Saygı ihtiyacı, zaman zaman gerçek başarıdan ziyade başarı görüntüsüne yönelmeye başlayabilir. Çoğu zaman gerçekten gelişmekten çok, dışarıdan bakıldığında etkileyici görünen fakat içeriği sınırlı bir başarı imajı oluşturmaya odaklanıyoruz. Özellikle sosyal medyanın yaygınlaşmasıyla birlikte bu eğilim daha görünür hâle geldi. İnsanlar gerçek hayatlarını yaşamaktan ziyade, başkalarının gözünde nasıl göründüklerini yönetmeye başladılar. Sosyal medya paylaşımlarımız çoğu zaman aslında bu öyle olduğumuz için değil, öyle olmak istediğimiz içindir. Yani ödünleme yani telafi (bireyin bir alandaki eksiklik, başarısızlık veya yetersizlik duygusunu, başka bir alanda üstün başarı veya davranış göstererek dengelemeye çalıştığı bir psikolojik savunma mekanizmasıdır.) yapıyoruz. Gösteriş, statü sembolleri ve görünür başarılar giderek daha fazla önem kazanırken; derinlikli üretim ve gerçek gelişim çoğu zaman yerini yüzeysel, somut ve içi boş rekabetlere bırakmaktadır.
Kendini Gerçekleştirme: Zor Ulaşılan Bir Zirve
Maslow’un piramidinin en üst basamağında kendini gerçekleştirme yer alır. Abraham Maslow’un ihtiyaçlar hiyerarşisinde en üst basamak olan kendini gerçekleştirme, yalnızca başarılı ya da saygın olmakla yetinmeyip potansiyelimizin en derin sınırlarına ulaşma arzusunu ifade eder. Bu aşamada, toplumun beklentilerinden çok kendi içsel yeteneklerimizi, merakını ve anlam arayışımızı takip eder. Başka bir deyişle kendini gerçekleştirme, insanın “olabileceği en iyi hâle” doğru bilinçli bir yolculuğa çıkmasıdır. Bu seviyeye ulaşmamız artık yalnızca hayatta kalmak veya kabul görmek için değil. Kendi potansiyelimizi ortaya koymak, üretmek, anlam aramak ve dünyaya bir katkı vermek isteriz. Ne yazık ki Türk toplumunun geniş bir kesimi bu seviyeye ulaşmakta bir hayli zorlanmaktadır. Bunun temel nedeni piramidin alt basamaklarında yer alan ihtiyaçlarımızın hâlâ güçlü bir şekilde hissediliyor olmasıdır. Geçim kaygısı, güvenlik endişesi ve toplumsal baskılar zihinsel enerjimizi büyük ölçüde tüketmektedir. Oysa kendini gerçekleştirme, belirli bir özgürlük ortamı gerektirir. Hata yapma korkumuz olmadan düşünebilmeli, deneyebilmeli ve üretebilmeliyizdir. Sürekli risk hissi yaşayan bir toplumda bu zihinsel özgürlük kolay kolay gelişemez. Bu nedenle Türkiye’de büyük bir potansiyele sahip pek çok insan, sahip olduğu yetenekleri tam anlamıyla ortaya koyamadan yaşamını sürdürmektedir. Bu durumu yalnızca bireysel bir kayıp olarak değil, aynı zamanda toplumsal bir kayıp olarak görmeliyiz.
Peki Biz Piramidin Hangi Basamağındayız?
Türk toplumuna Maslow’un ihtiyaçlar piramidi üzerinden bakıldığında genel psikolojik atmosferin ikinci ve üçüncü basamak arasında yoğunlaştığını söylemek çok zor değildir. Yani güvenlik ihtiyacı ile aidiyet ihtiyacı arasında boacalayan bir toplumsal ruh hali söz konusudur. Toplumun hala büyük bir kesimi hâlâ ekonomik ve sosyal güvenlik arayışı içerisindeyken, bir kesimi de kimlik ve aidiyet üzerinden kendini tanımlamaya çalışmaktadır. Bu durum toplumun üst basamaklara doğru ilerlemesini haliyle zorlaştırmaktadır. Bununla birlikte bu tablo bütünüyle karamsar değildir. Çünkü Türkiye genç bir nüfusa, güçlü bir kültürel dinamizme ve büyük bir potansiyele sahip bir ülkedir. Eğitimde niteliğin artması, ekonomik istikrarın güçlenmesi ve düşünce özgürlüğünün genişlemesi gibi faktörler toplumun psikolojik piramitte yukarı doğru ivme kazanmasını mümkün kılabilir. Gerçek gelişme yalnızca ekonomik büyüme ile ölçülemez. Asıl gelişme, insanların potansiyellerini özgürce kullanabildikleri bir ortamın oluşmasıyla gerçekleşir. Bir toplumun en büyük zenginliği doğal kaynakları değil, kendi insanlarının yetenekleridir. Eğer bir toplumda bireylerin korkmadan düşünebildiği, üretebildiği ve kendini gerçekleştirebildiği bir ortam yaratılabiliniyorsa; o toplum yalnızca güçlü değil, aynı zamanda olgun bir toplum haline gelir.
Sonuçta bir toplumun gerçek yükselişi, yalnızca piramidin basamaklarını tırmanmakla değil, insanın kendi anlamını bulabildiği bir yaşam alanı kurabilmesiyle ölçülür. İnsan kendini gerçekleştirebildiğinde toplum büyür; toplum büyüdüğünde ise insan nihayet yalnızca var olmakla kalmaz, gerçekten yaşamaya başlar.

YORUMLAR