(Seçtiğini Sanan İnsanın İnşa Edilmiş Gerçekliği)
Özgür olduğumuzu düşündüğümüz anda, aslında en görünmez sınırların içine yerleşiriz; çünkü özgürlük çoğu zaman bir gerçeklikten çok, kendimize anlattığımiz ikna edici bir hikâyedir. Seçim yapabildiğimiz sürece özgür olduğumuzu sanırız, oysa seçim yapmak tek başına özgürlüğün kanıtı değildir olmaz da zaten. Asıl mesele, o seçimimizin nereden doğduğudur. Bizi o seçime iten neden veya nedenler nelerdir. Bir şeyi tercih ettiğimizde, o tercihin gerçekten bize mi ait olup olmadığını sorgulamayız; çünkü sorgulamak, sadece seçimimizi değil, o seçimi bize mümkün kılan bütün sistemi tartışmaya açar. Bu yüzden çoğu zaman seçmeyiz, sadece sunulan seçeneği sahiplenir ve bu sahiplenmeye özgürlük adını veririz. Oysa seçeneklerin kendisi baştan belirlenmişse, tercih sadece sınırların içinde yapılan bir hareketten olarak kalır.
Dünyaya geldiğimizde kendi irademizle yani özgür bir bilinçle değil, kendimizi önceden nispeten de olsa belirlenmiş bir hayatın içine buluruz. Doğduğumuz andan itibaren bir dilin içine düşeriz, bir kültürün içinde şekilleniriz, bir değerler sisteminin içinde büyürüz. Bize neyin doğru olduğu, neyin yanlış olduğu, neyin arzu edilmesi gerektiği öğretirler ve bu öğretiler zamanla kendi düşüncelerimiz haline gelir. Yani karakterimiz bu yönde şekil bulur. Ancak burada dikkat etmemiz gereken husus şudur: Çoğu zaman kendi düşüncelerimizi üretmeyiz; önümüze hazır sunulan düşünceleri savunuruz. Bu yüzden “ben” dediğimiz şey, gerçekten ‘‘ben’’ mi? Değiliz. Çoğu zaman dış dünyanın (çevremizin veya görebildiklerimizin) zihnimizde bıraktığı izlerin toplamıyızdır. Bu izleri bize ait sandığımız sürece de özgür olduğumuzu düşünmeye devam ederiz. Unutmayalım ki bizler yaşadıklarımızın, çevremizin birer ürünlerizdir. Aslında bunu bilgi, zihin ve insan doğası üzerine fikirleriyle bilinen, İngiliz düşünür John Locke’un ortaya attığı ‘‘tabula rasa’’ (boş levha) fikrine dayanır ‘‘İnsan doğduğunda boş bir levhadır.’’ Der. Ve onu ailesi, çevresi, eğitim ve deneyimler düşünme biçimini şekillendirir diye de destekler.
Modern dünya bu yanılsamamızı yok etmek yerine daha da güçlendirmiştir. Çünkü artık özgürlük, bastırılan bir şey değil; yeniden tanımlanan bir kavram haline gelmiştir. Bize doğrudan ne yapmamız gerektiği söylenmez; bunun yerine neyi istememiz gerektiği yavaş yavaş öğretilir. Reklamlar, medya, toplumsal kurallar ve bilinçli ama görünmez yönlendirmeler, biz farkında olmadan arzu dünyamızı şekillendirir. Bir şeyi istediğimizde, o isteğin kaynağını sorgulamayız; onu kendi içimizden doğmuş bir dürtü zannederiz. Oysa o arzularımız, çoğu zaman dış dünyanın incelikli müdahaleleriyle inşa edilmiştir. Bu yüzden modern insanın en büyük yanılgısı, kendi istediğini sandığı şeyleri istemesidir. Çünkü bizler, kendimize öğretilmiş arzuların peşinden giderken bile kendimizi özgür sanabiliriz.
Bu noktada özgürlük, somut bir gerçeklik olmaktan çıkıyor ve bir hissiyata dönüşüyor. Kendimizi özgür hissettiğimiz sürece, özgür olup olmadığımızı sorgulamayız. Çünkü hislerimiz, gerçeğin yerini almıştır. Bunu bir örnekle söyleyecek olsak; bir kafesin içindeki hareket serbestliği, o kafesi yok saymaz; sadece onun sınırlarını daha katlanılabilir hale getirir. İşte biz bu sınırları fark etmediğimizde, içinde bulunduğumuz yapıyı doğal kabul ederiz. Ve doğal kabul ettiğimiz hiçbir şeyi sorgulamayız. Bu yönden baktığımızda modern esaret, geçmişin açık baskılarından daha güçlüdür; çünkü artık zincirlerimizi taşıyor zihniyetinden çıkıyoruz, onları kendi varlığımızın bir parçası gibi hissediyoruz.
Peki sordunuz mu kendinize; neden bu yanılsamayı sürdürürüz? Çünkü gerçek özgürlük, hiç de öyle düşünüldüğü gibi konforlu değildir. Gerçek özgürlük, insanı huzura değil, belirsizliklerle birlikte huzursuzluğa sürükler. Özgür olduğumuzda, artık hazır cevaplara sahip değilizdir; neye inanacağımızı, neyi seçeceğimizi ve nasıl yaşayacağımızı kendimiz belirlemek zorundayızdır. Bu da ağır bir sorumluluk gerektirir. Oysa bizler doğamız gereği kesinlik arar, güven arar, ait olma ihtiyacı hissederiz. Bu yüzden çoğumuz özgürlüğü değil, konforu seçeriz. Çünkü konfor, düşünmeyi gerektirmez; sorgulamayı gerektirmez; bizleri olduğumuz yerde tutar. Ama olduğumuz yerde kalmamız, gerçekten yaşadığımız anlamına da gelmez.
Olayla basit baktığımızda iki şey arasında sıkışmış görürüz kendimizi: gerçeği bilmek ve rahat yaşamak. Gerçeği bilmemiz, insanın kendisine yabancılaşmış olabileceğini kabul etmesini gerektirir. Bu ise sadece düşünsel değildir, varoluşsal da bir sarsıntıdır. Çünkü bizler, hayatımızın büyük bir kısmının kendimize ait olmadığını fark ettiğimizde, onu yeniden inşa etmek zorunda kalırız. Ve yeniden inşa etmek, yıkımı kabul etmeyi gerektirir. Bu yüzden çoğu insan gerçeği değil, huzuru seçer. Çünkü huzur, çoğu zaman sorgulamamanın ödülüdür.
Ancak bu durum, özgürlüğün tamamen imkânsız olduğu anlamına gelmez. Aksine, özgürlük tam da bu farkındalıkla başlar. İnsan, kendisine sunulanı sorgulamaya başladığı anda, o yapıdan bir adım uzaklaşır ve kendi düşüncelerini, kendi arzularını ve kendi seçimlerini incelemeye başladığında, ilk defa gerçekten bir seçme ihtimali yaratır kendisine. Bu hiçte sanıldığı kadar kolay bir süreç değildir elbette; çünkü biz, kendi zihnimizin ne kadarının bize ait olduğunu fark ettikçe, o “ben” dediğimiz yapının ne kadar kırılgan olduğunu görürüz. Ama belki de özgürlüğün tek yolu buradan geçer: kendimizi kesin bir gerçeklik olarak görmek yerine, sürekli sorgulanabilir bir süreç olarak kabul etmek.
Sonunda şu soruyla baş başa kalırız: “Ben gerçekten ben miyim, yoksa bana benim kontrolüm dışında dayatılmış, öğretilmiş bir benliği mi yaşıyorum?” Bu soru bir cevap aramaz; bu soru kendimizde bir kırılma bir aydınlanma yaratır. Çünkü bu soruyu sorduğumuz anda, artık eskisi gibi düşünemeyiz. Artık eskisi gibi yaşayamayız. Ve belki de özgürlüğümüz tam olarak burada başlar: Kendimize ait kesin sandığımız her şeyden şüphe etmeye başladığımız o anda.
İnsan özgür değildir çünkü zincirleri vardır. Ve İnsan özgür değildir çünkü o zincirleri kendisi sanır. Diyojen, ‘‘En ağır zincir, görünmeyendir.’’ Der. Hareket ettiğimizde özgür olduğumuzu düşünürüz. İstediğimiz yere gideriz, istediğimiz şeyi satın alabiliriz maddi gücümüzün yettiğince. Ama zihnin bağlıysa bu hareket sadece bir yanılsamadan ibarettir. Dış çevremiz görünmezdir ama yön verirler. Onay ihtiyaçlarımız, gösteriş arzularımız, kıyaslamalarımız vs. bunlar küçük görünebilirler ama insanı farkında olmadan yönetirler. Bizler çoğu zaman şu yanılsamaya düşeriz: sahip olduklarımızı kontrol ettiğimizi düşünürüz oysa çoğu zaman onlar bizi kontrol eder. Bir şeyi kaybetme korkumuz varsa o şeyin esiri olmak kaçınılmazdır. Unutmamalıyız ki bağlılık arttıkça özgürlük azalacaktır. Özgür kalmak istiyorsan bağlılıklarından kurtul ve çevrene daha bilinçli bakmayı dene. Azaltabilen kişi güçlenir, biriktiren değil.
MODERN İNSANIN YALNIZLIĞI
(Kalabalıklar İçinde Kaybolan Bir Varlığın Sessiz Yabancılaşması)
Hiçbir çağda bugünkü kadar kalabalıkların içinde yaşamamış ve hiçbir çağda bugünkü kadar kendimize uzak düşmemiştik. Bugün baktığımızda birbirmize her zamankinden daha kolay ulaşabiliyoruz; bir mesajla, bir ekran dokunuşuyla, bir bildirim sesiyle birbirimizin hayatına kolaylıkla dahil olabiliyoruz. Ancak bu yakınlık yine de, gerçek bir temasın, dokunuşun yerini dolduramıyor. Çünkü temas biraz ince düşünecek olursak, fiziksel mesafenin ortadan kalkması değil, zihinsel ve duygusal bir karşılaşmadır. Modern insanın yaşadığı en büyük kırılma da tam olarak burada başlar: İnsanlar birbirine ulaşabilir hale gelmiş, ama aynı zamanda birbirine temas kuramaz hale de gelmiştir. Bu yüzden modern yalnızlık, fiziksel bir yalnızlık değildir; anlaşılmamanın, görülmemenin ve içsel olarak karşılıksız kalmanın yarattığı derin bir boşluktur. Bizler doğamız gereği sadece bir arada bulunmak istemeyiz; anlaşılmak isteriz, tanınmak isteriz, bir başkasının zihninde gerçek bir karşılık bulmak isteriz. Ama modern hayatın hızlı ve yüzeysel yapısı, sürekli dikkatimizi dağıtması yüzünden insanların gerçekten birbirini anlamasını zorlaştırıyor. Artık kimse birbirini gerçekten dinlemiyor; sadece konuşma sırasının kendisine gelmesini bekliyor. Bu yüzden konuşmalar, karşılıklı bir anlayıştan çok, iki kişinin kendi kendine konuşmasına benziyor. Herkes anlatıyor ama kimse kimseyi gerçekten duymuyor. Bu yüzden insanlar konuşa konuşa değil, aslında anlaşılmadıkları için yalnızlaşıyor. Bu yalnızlık, çoğu zaman fark edilmez çünkü üzeri sürekli örtülür. Modern insan yalnız kaldığı an kendisiyle karşılaşmaktan ve yüzleşmekten korkar ve yalnız kalmamaya çalışır. Sürekli bir uyarana ihtiyaç duyar: ekranlar, sosyal medya, müzik, kalabalıklar… Çünkü sessizlik, onun için bir huzur değil; bir yüzleşmedir. Oysa insanın kendisiyle baş başa kalabildiği anlar ki muhteşemdir o anlar, aslında kendi varlığına en çok yaklaştığı anlardır. Fakat modern insan bu yakınlıktan kaçar. Çünkü kendisiyle kuracağı ilişki, diğer tüm ilişkilerinden daha zordur. Kendine karşı dürüst olmak, başkasına karşı dürüst olmaktan çok daha ağırdır.
Bu kaçış, insanı giderek daha basit, yüzeysel bağlara iter. İlişkiler geçici bir parıltı gibi hızlanır, ama derinleşmez. Hızlı tanışır, hızlı bağ kurar ve aynı hızla koparız. Çünkü derinlik dediğimiz o yüksek hissiyat, zaman ister, sabır ister, kırılmayı göze almayı gerektirir. Modern insan ise yani bizler kırılmaktan kaçınırız. Kendimizi yüzeyde tutarak korumaya alırız, ama bilmeliyiz ki yüzeyde kalan her şey yok olmaya mahkümdur.
Bir başka husus sosyal medya; bu yalnızlığı daha da karmaşık hale getirir. İtiraf etmeliyiz ki insanlar artık kendisini olduğu gibi ifade etmez; olmak istediği kişi gibi sunar. Yine bu olmak istedikleri kişileri ise yine sosyal medyadan görürler. Bu sunum, aslında oldukları gerçekliğin değil, olmak istedikleri kişilerin arzusunun bir yansımasıdır. Herkes daha mutlu, daha başarılı, daha dolu görünmek ister. Bu da insanı ikiye böler: yaşadığı hayat ve gösterdiği hayat. Bu iki hayat arasındaki mesafe büyüdükçe, insan kendisine yabancılaşır. Çünkü artık sadece başkalarına değil, kendisine de bir rol oynamaya başlamıştır. Ve en tehlikelisi şudur: İnsan, zamanla oynadığı role inanmaya başlar. Bu sahte bütünlük hissi, çoğu zaman içimizdeki boşluğu gizler ama yok etmez. Aksine, o boşluğu derinleştiririz. Çünkü bizler, başkalarının hayatlarına bakarak kendi eksikliğimizi daha yoğun hissederiz. Herkesin mutlu göründüğü bir dünyada mutsuz olmak, sadece bir duygu değil, aynı zamanda bir yetersizlik, eksiklik hissine dönüşür. Bu da insanı daha fazla göstermeye, daha fazla saklamaya iter. Yani insan hem kendini olduğundan daha iyi göstermeye çalışır, hem de içindeki gerçek duyguları gizler. Böylece yalnızlık, sadece bir durum olmaktan çıkar; bir döngü haline gelir.
İnsan aslında başkalarıyla değil, önce kendisiyle bağ kuramadığı için yalnızdır. Kendi iç dünyasına yabancılaşmış veya onu hiç tanımamış bir insan, ne kadar kalabalık içinde olursa olsun, içsel olarak izoledir. Çünkü gerçek ilişki, iki insan arasında değil; önce insanın kendisiyle kurduğu bağ ile başlar. Kendisiyle yalnız kalamayıp yüzleşemeyen bir insan, başkasıyla birlikte olamaz. Onun kurduğu bağlar, paylaşım değil; eksiklik doldurma çabasıdır. Ve eksiklik üzerine kurulan her bağ, zamanla kaldırması gittikçe zorlaşan ağırlığa dönüşür. Modern insan dediğimiz bizlerin en büyük çelişkisi de burada ortaya çıkar: Görülmek isteriz ama gerçekten görülmekten korkarız. Çünkü görülmek, arkasına sığındığımız maskelerin düşmesi demektir. Bu yüzden insan hem yakınlık ister hem de mesafe koyar. Hem anlaşılmak ister hem de kendisini saklar. Bu bozuk ruh halinin yarattığı çelişki, onu sürekli bir gerilim ve kargaşa içinde tutar. Ne tamamen yalnız olabilir ne de gerçekten birlikte. Sonunda insan, kendi yarattığı bir mesafenin içinde yaşamaya başlar. Bu mesafe, başkalarıyla arasında kurduğu mesafe değil; kendisiyle arasında ki kurduğu içi korku dolu mesafedir. Ve bu mesafe kapatılmadığı sürece ki bunu başarmak çok zordur, hiçbir ilişki o boşluğu dolduramaz. Çünkü insan, kendisini kaybettiği anda yalnızlaşır. Ve kendisini bulamadığı sürece, hiçbir yerde ait hissedemez.
Belki de modern yalnızlığın en trajik boyutu şudur: İnsan artık yalnızlıktan ziyade kendine yabancılaşmıştır. Kendi varlığımızla kurduğumuz bağ zayıfladıkça, dünyanın kalabalığı anlamını yitirir. Ve bizler, kendimize yabancı kaldığımız sürece, en yoğun toplulukların ortasında bile varlığımızı sessiz bir boşluk olarak sürdürmeye mahkûm oluruz.
İnsan başkalarıyla değil, kendisiyle bağ kuramadığı için yalnızdır.
TÜKETİMLE KİMLİK İNŞASI
(Modern İnsan ve Sahte Benliğin Doğuşu)
Modern insanın kimliği artık sahip olduklarımızla ölçülüyor. Eskiden bir insan, yaptığıyla, düşündüğüyle, başardığıyla var olurken, günümüzde değer ve varlık çoğunlukla ne yazık ki sahip olunan nesnelerle var oluyor. İnsan, kendisini bir marka, bir teknoloji, bir giysi ya da bir stil aracılığıyla tanımlar ve başkalarına gösterir. Artık insanlar, sahip oldukları somut şeyler kadar bir kimlik inşa ederler; aslında ne olduğumuz değil, nelere sahip olduklarımız önemlidir. Bu sahiplenme, insanın içsel boşluğunu doldurmak için bir araçtır, her zaman daha fazlasına ulaşmaya gayret eder. Ama asla gerçek bir tatmin sağlamaz. Sahip olunan nesne insanı bir süreliğine güçlü, popüler veya özel hissettirebilir, ancak bu his, bilinmelidir ki insanın kendi varlığıyla yüzleşmesini ve onu tanımasını engelleyen bir yanılsamadır. İnsan, kendini sahip olduklarında arar; oysa hiçbir sahiplik, onun aradığı kendisini barındırmaz.
Tüketimle kimlik inşası, sadece somut veya maddi eşyalarla sınırlı değildir. Sosyal medya üzerinden de bir yaşam sunarız ve bu yaşam, çoğu zaman gerçek yaşamımızla çelişir. İnsan, kendisini başkalarına göstermek için bir kurgu yaratır; bu kurgu, onun olmak istediği kişiyle yaşadığı kişi arasındaki mesafeyi daha da açar. İnsan artık kendini ifade etmekten çok, kendini somut olarak pazarlamakla meşguldür. İnsan o ara neyi gerçekten istediğini düşünmez; neyi, kime nasıl beğendireceğini, neyin kimde nasıl kabul göreceğini hesaplar. Bu hesaplamalar, bireyin özgürlük duygusunu daha da örter; çünkü birey artık kendi arzularını bile değil, başkalarının arzularına hizmet eden ve uyum sağlayan bir kimliği yaşar.
Toplum, insanın bu yönelimini bilinçli ya da bilinçsiz biçimde pekiştirir. Reklamlar sürekli bir eksiklik hissi yaratır ve insanın sahip olmadıklarını istemesine neden olur. Bunu tanımlayacak olursak tüketim manipülasyonu yerinde bir tanımlama olacaktır. Sahip olunmayan, eksik olarak sunulur ve insan kendisini tamamlamak için bu eksikliği daha satın almak ister. Bu döngü, neredeyse sonsuzdur diyebiliriz: insan her zaman eksik hisseder, sürekli tüketir ve bir sonraki “tamamlayıcı” nesneye yönelir. Böylece modern kimlik dediğimiz bu kimlik, artık bir varlık hali olmaktan çıkar; sürekli güncellenmesi zorunlu olarak algılanan bir performansa dönüşür. İnsan artık, kendisiyle değil, tükettiği şeylerle ilişki kurar ve bu ilişkiler aracılığıyla var olduğunu düşünür. Ancak bu kapitalizm tüketim kültürü odaklı kimlik inşası, bireyi bir tür esarete mahkûm eder. Çünkü insan, sahip olduğu şeylere bağımlı hale gelir; maddi ve sosyal göstergeler olmadan değerini kaybedeceğini ve korku, kaygı ve paniklemeler hisseder. Bu bağımlılık, onun kendi iç dünyasıyla bağlantısını koparır ve sahte bir güvenlik sağlar. İnsan sahte bir benlik yaratır ve bu benlik, onun en güçlü zinciri olur. İnsan, özgürlüğünü bir kenara bırakır; kendi isteğiyle değil, başkalarının ve kapitalist sistemin belirlediği doğrultuda yaşar.
Sonuç olarak, modern insanın kimliği artık sahte ve yalancı bir aynadan ibarettir: Kendini görmek yerine, kendisini unutur ve başkalarının yansımasını takip eder. Sahip olduklarıyla ölçülen, gösterdikleriyle var olan ve başkalarının onayıyla nefes alan bir köleye dönüşür. Bu durum, insanın önce hem kendisine hem de topluma yabancılaşmasına neden olur ve birey, gerçek kimliğini bulmak için öncelikle sahip oldukları ve gösterdikleri ile kurduğu bu sahte bağları çözmek zorundadır. Ancak bu farkındalığa erişen insan, ilk defa kendi arzularını, kendi kimliğini ve kendi özgürlüğünü sorgulamaya başlar. Ve belki de gerçek bir varoluş, tam da bu sorgulamanın ardından başlar.
MUTLULUK ENDÜSTRİSİ
(Modern İnsan ve Dayatılmış Mutluluğun Sahte Cenneti)
Belki de en büyük yanılgımız, mutluluğu dışarıda aramamızdır. Kendi içimizde soyutluğumuzda değil de o dışardan cazibeli görünen ve seni çeken somutlukta. Ve bu durumda mutluluğu, bir fikir değil edinmekten çok, bir seri tüketim nesnesi haline getirdik; bu bir ürün, bir deneyim, bir başarı ve hatta bir imaj olarak pazarlanır. Artık neyin bizi gerçekten mutlu edeceğini sorgulamayız; toplumsal beklentiler ve medya aracılığıyla öğretilmiş mutlu olma biçimlerini takip eder. Sosyal medya hesapları, reklamlar, kişisel gelişim kitapları ve sürekli güncellenen toplumsal kurallar, insanın zihninde bir dayatma yaratır: Mutlu ol, mutlu görün, eksik hissetme. Bu dayatma, insanı kendi gerçek duygularından uzaklaştırır; çünkü hissetmek yerine, başkalarının onayladığı şekilde hissetmeye zorlanır. İnsan, sahte mutlulukların peşinden koşarken kendi iç boşluğunu görmezden gelir ve gerçek tatmini asla bulamaz.
Mutluluk endüstrisi dediğimiz kavram, arzularımızı yönetmenin en görünmez yoludur. İnsan, eksik hissettiği anda bir nesneye yönelir, bir deneyim satın alır veya kendisini başkalarına onaylatmak ister. Bu süreç, bireyin kendi değerini içi boş somut tüketimler üzerinden ölçmesine neden olur. Ve ne yazık ki insan artık sahip olduklarıyla kendi özünde değil, onları nasıl gösterdiğiyle toplumda var olmak, yer almak ister. Ve bu oyun, sürekli devam eder: Daha fazlası, daha iyisi, daha görüneni aramak… Ve insan, bu döngüde farkında olmadan kaybolur, çünkü sahte mutluluk hissi sadece geçici bir yanılsamadır. Ne kadar koşarsak koşalım, içsel boşluğumuzu dolduramayız; sahte bir doluluk hissetmek için sürekli tekrar eder ve bu tekrar, özgürlüğünü, yalnızlığını ve kimlik duygusunu daha da maskeler hale gelir.
Ancak bu süreç, insanın farkındalığını tamamen ortadan kaldırmaz. İnsan, sahte mutlulukların ardında kendi varlığının eksikliğini hissettiğinde, ilk defa bu endüstrinin kendi hayatına nasıl hükmettiğini fark edebilir. İşte bu farkındalık, modern insan için küçük ama önemli bir kırılmadır; çünkü insanın mutluluğu dışarıda araması, kendi iç dünyasını görmezden gelmesiyle beslenir. İnsan kendisini sahte bir tatminle oyaladıkça, özgürlüğü ve kimliği de bu tatminin gölgesinde kaybolur. Mutluluk artık bir seçim değil, dayatılmış bir süreçtir; insan, ne istediğini unutur ve sadece neyi istemesi gerektiğine odaklanır.
Ve böylece dört olgu birbirine bağlanır: Özgürlük yanılgısı insanın seçimlerini maskeleyerek kendi kaderine boyun eğmesini sağlar, yalnızlık insanı içsel yüzleşmeden uzaklaştırır ve kendisine yabancılaştırır, tüketim odaklı kimlik insanın sahte bir varlıkla tatmin arayışını sürdürmesine neden olur ve mutluluk endüstrisi tüm bunların üzerine bir perde çeker, insanın gerçek duygularını ve varoluş sorgulamasını gölgede bırakır. İnsan, tüm bu baskılar arasında kendisine ait olmayan bir hayatı yaşadığını fark edebilir; ama bu farkındalık, aynı zamanda kendi özgürlüğüne ve kendi gerçek mutluluğuna giden yolun başlangıcıdır. Böylece modern insan, kendisini, yalnızlığını, tükettiği kimliğini ve dayatılmış mutluluğu birlikte sorgulayarak, hayatının gerçek yazarının kendisi olabileceğini kavramaya başlar.

YORUMLAR