Edebiyat tarihimizin tozlu raflarında gezinirken bazen öyle bir esere rastlarsınız ki, ona “ilk” olmanın verdiği o masum acemilikle karışık, zamansız bir başkaldırı sinmiştir. Şemsettin Sami’nin 1872-1873 yıllarında parça parça yayımladığı, edebiyatımızın ilk yerli romanı kabul edilen Taaşşuk-ı Talat ve Fitnat tam olarak böyle bir yapıttır. Bugün arkamıza yaslanıp “Aşkından kadın kılığına giren erkekler, veremden ölen genç kızlar, tesadüfün böylesi dedirten akrabalık bağları…” diye bıyık altından gülerek okuduğumuz bu küçük kitap, aslında döneminin İstanbul’una fırlatılmış sert bir manifestoydu. Gelin, bu Yeşilçam filmlerine taş çıkaran ilk romanımızın satır aralarında kaybolalım ve bugünün gözüyle onu yeniden yorumlayalım.
Hikaye, adından da anlaşılacağı üzere Talat ve Fitnat’ın karşılıklı ve tutkulu aşkını anlatır. Kalemde memur olan terbiyeli bir Osmanlı genci olan Talat Efendi, bir gün işe giderken, katı ve gaddar üvey babası Hacı Mustafa’nın adeta eve hapsettiği Fitnat’ı pencerede görür. İlk bakışta aşk, yerini bir görme ve görünme mücadelesine bırakır. Fitnat sokağa çıkamadığı, Talat da eve giremediği için bizim aşık parlak bir fikir bularak kadın kılığına girer. Çarşafa bürünüp “Rifat” adını alan Talat, Fitnat’ın evine dikiş-nakış öğrenme bahanesiyle sızar ve iki genç birbirlerine deliler gibi aşık olurlar. Ancak Hacı Mustafa’nın başka planları vardır; Fitnat’ı kendi çıkarı için zengin ve yaşlı Ali Bey ile zorla evlendirir. Romanın asıl trajedisi de bu evlilik gecesi başlar. Fitnat, evlendiği adama ait olmadığını kanıtlamak için intihar eder. Ali Bey, can çekişen kızın boynundaki muskayı açtığında ise dünya başına yıkılır, çünkü Fitnat yıllar önce terk ettiği kendi öz kızıdır. Bu korkunç gerçekle yıkılan Ali Bey çıldırır, durumu öğrenen Talat ise kederinden hayata gözlerini yumar.
Taaşşuk-ı Talat ve Fitnat’ı bugünün modern edebiyat ölçütleriyle eleştirmek kolaydır. Karakterler son derece tek boyutludur, iyiler çok iyi, kötüler çok kötüdür. Tesadüfler hayatın olağan akışına aykırı derecede abartılıdır ve yazar araya girip okuyucuya sürekli ders verir. Ancak bu eseri kıymetli kılan şey, edebiyat kalitesinden ziyade sosyolojik cesaretidir. Şemsettin Sami, romantik bir aşk hikayesinin ambalajı içinde, Tanzimat döneminin en büyük toplumsal yaralarına neşter vurur. Görücü usulü evlilik üzerinden kadının toplumdaki sıfır hükmündeki yerini Fitnat ile özetlerken, kadının eğitilmesine yönelik gizli bir isyan başlatır. Ali Bey karakteri üzerinden ise geçmişte bir kadını keyfince terk eden erkeğin, yıllar sonra kendi yarattığı o ataerkil canavarın çarkları arasında nasıl ezildiğini gösterir. Öz kızıyla evlenen baba figürü, toplumsal ahlakın kendi kendini imha edişinin bir sembolüdür.
Şimdi eğri oturalım, doğru konuşalım; Talat’ın sevdiği kadını görebilmek için kadın kılığına girmesini bugün bir dijital platform dizisinde izlesek muhtemelen “Hadi canım, bu kadar da olmaz” deriz. Ya da finaldeki o Yunan trajedisi kıvamındaki akrabalık bağını görsek gözlerimizi deviririz. Ancak Şemsettin Sami’nin 150 küsur yıl önce sorduğu “İnsan, kendi hayatı ve kalbi üzerinde ne kadar söz sahibidir?” sorusu hâlâ taptazedir. Bugün çarşaflar ardına gizlenen Talatlar ya da kafes arkasında hapsedilen Fitnatlar yok belki ama anne-baba baskısıyla istemediği hayatları yaşayan, toplumsal dayatmalara kurban giden ya da sosyal medyanın sahte pencerelerinden birbirini dikizleyerek modern aşk yaşadığını sanan binlerce insan var etrafımızda.
Bu roman, edebiyatımızın emekleme dönemine ait, ilk adımı atan o cesur çocuktur. Kusurludur, abartılıdır, melodramatiktir ama bir o kadar da samimi ve dertlidir. Eğer bu kitaba sadece bir ödev bilinciyle yaklaşmayı bırakıp, 19. yüzyıl İstanbul’unun dar sokaklarında yankılanan bir özgürlük çığlığı olarak bakabilirsek, yazarın o dönem kopardığı fırtınayı çok daha iyi anlayabiliriz. İlkler her zaman mükemmel değildir, ama arkalarından gelecek olan muhteşem yolları açtıkları için her zaman saygıyı hak ederler.

YORUMLAR