Türkiye’de “muhalif gazetecilik” kavramı uzun süredir sağlıklı bir tartışma zemininden kopmuş durumda. Bugün yaşanan sorunların önemli bir kısmı, ifade özgürlüğü ile sorumsuzluk; eleştiri ile ideolojik militanlık; gazetecilik ile aktivizm arasındaki çizginin bilinçli biçimde bulanıklaştırılmasından kaynaklanıyor.
Mesele yalnızca iktidar-muhalefet gerilimi değil, daha derinde bir meslek ahlakı krizidir.
Gazetecilik; hakikatin peşinde koşmayı, kamu yararını öncelemeyi ve her türlü siyasi aidiyetin üzerinde durmayı gerektirir. Ancak Türkiye’de kendisini “muhalif” olarak tanımlayan bazı gazeteciler için muhalefet, bir denetleme görevi olmaktan çıkmış; devlete, millete ve ortak değerlere karşı konumlanmanın adı hâline gelmiştir. Eleştiri, yerini sürekli bir negasyon diline bırakmış; yapılan her icraat otomatik olarak kötülenecek bir unsur gibi sunulmuştur.
Burada asıl sorun, devleti eleştirmek ile devleti yıpratmak arasındaki farkın bilinçli olarak göz ardı edilmesidir. Devlet; geçici iktidarlardan ibaret değildir. Devlet, milletin tarihsel hafızasıdır, kurumsal aklıdır ve bekasının teminatıdır. Gazetecilik, bu yapıyı sorgulayabilir; yanlışları ortaya koyabilir.
Ancak bunu yaparken, dış merkezli söylemlerle örtüşen, Türkiye’yi zayıf, çaresiz ve itibarsız gösteren bir dile teslim olmak; eleştiri değil, işlevsel bir araçsallıktır.
Muhalif gazetecilerin yaşadığını iddia ettiği “baskı” meselesi de çoğu zaman tek boyutlu ele alınmaktadır. Elbette ifade özgürlüğü demokrasinin temelidir ve gazetecinin soru sorma hakkı kutsaldır. Ancak gazetecilik etiği; doğrulanmamış bilgiyi yaymamayı, kamuoyunu manipüle etmemeyi ve yargısız infazdan kaçınmayı da zorunlu kılar. Algı operasyonu niteliği taşıyan yayınlar, sosyal medya üzerinden linç kültürünü besleyen manşetler ve açıkça provokatif dil kullanan içerikler, “gazetecilik” şemsiyesi altında meşrulaştırılamaz.
Bir diğer temel problem, muhalif gazeteciliğin halktan kopuk hâle gelmiş olmasıdır. Anadolu’nun gerçek gündemiyle, geçim derdiyle, güvenlik kaygısıyla, kültürel kodlarıyla temas etmeyen bir muhalefet dili; ister istemez elitist ve üstenci bir tona bürünmektedir. Bu durum, halk nezdinde gazeteciye duyulan güveni zedelemekte; basını milletin sesi olmaktan çıkarıp dar bir çevrenin yankı odasına dönüştürmektedir.
Gazetecinin muhalif olması değil; hakikate sadık olmaması sorundur.
Basının susturulmasını değil; güçlü, bağımsız ve sorumlu olmasını savunmalıyız. Çünkü güçlü bir devlet, ancak doğru bilgiyle beslenen bir milletle ayakta durur. Yalanla, çarpıtmayla ve ideolojik körlükle yürütülen sözde muhaliflik; ne basına ne de demokrasiye hizmet eder.
Türkiye’de muhalif gazetecilerin asıl sorunu, iktidarla yaşadıkları gerilimden ziyade, kendi mesleki meşruiyetlerini aşındırmalarıdır.
Gazetecilik; taraf olmak değil, doğruyu savunmaktır. Eleştiri; yıkmak için değil, düzeltmek için yapılır. Milletin ve devletin menfaatini dışlayan hiçbir söylem, ne kadar yüksek sesle dile getirilirse getirilsin, bu topraklarda kalıcı bir karşılık bulamaz.
Çünkü bu millet, hakikati bilir; samimiyet ile husumeti ayırt edecek tarihsel bir ferâsete sahiptir.

YORUMLAR