“Kültür, Hakkâri’de bale gösterisi yapmak demek değildir. Çağdaşlık, Moda’nın ara sokaklarında köpek gezdirmek değildir.”
— Prof. Dr. Oktay Sinanoğlu
Bu cümle, yıllar geçse de memleketin kültür anlayışına tutulan en berrak aynalardan biridir,
belki de en berrak aynadır.
Günümüzde “kültür” adı altında yapılan etkinliklerin isminde kültür geçmesine rağmen uygulama ve etkinlik bakımından kültürle bağ olmamasından dolayı yani söylem ve eylem farkından dolayı yukarıda ki sözün adeta canlı birer örneği hâline gelmişlerdir.
Kültür, sahnede ışıklarla parlayan bir gösteri değil; halkın dilinde, müziğinde, taşında, suyunda, toprağında, havasında yaşayan bir ruhtur. Ne yazık ki bu ruh, artık vitrine kaldırılmış bir süs eşyası muamelesi görüyor.
Kültür Yolu festivalleri de tam bu çelişkinin merkezinde duruyor. Parlak afişler, yüksek bütçeler, süslü sahneler, konserler için çağrılan sanatçılar ve ücretleri… İnsanın aklına ister istemez şu soru geliyor:
“Gerçekten kültürü mü yaşıyoruz, yoksa kültürmüş gibi yapan, bizlere kültürmüş gibi dayatılan bir gösteriyi mi izliyoruz?”
Türkiye Kültür Yolu Festivali, Türkiye Cumhuriyeti Kültür ve Turizm Bakanlığı tarafından 2021 yılından itibaren Türkiye’nin çeşitli illerinde düzenlenmeye başlandı. Amaç; Türkiye’nin uluslararası marka değerini yükseltmek, tarihî ve kültürel birikimleri cazibe merkezine dönüştürmekti. Kâğıt üzerinde kulağa hoş gelen bu hedef, uygulamada maalesef bambaşka bir tabloyu karşımıza çıkarıyor. Dört yıldır süren bu festival trafiğine baktığımızda, adının “kültür” olmasına rağmen özünde kültüre daha doğrusu kendi kültürümüze dair çok az şey bulabiliyoruz. Bu festivaller; turizm, tanıtım ve eğlence ekseninde dönüyor, halkın kendi belleğinde kök salan, kendi kültürünün değil, küresel beğeni, kültür emperyalizmi çerçevesinde dünya estetiğinin kaygıları ve parıltısını taşıyor. Dört yıldır süren bu festivaller sürecinde gerçekten kültür ve kendi kültürümüz adına bir adım ileri gittik mi? Ne yazık ki cevap, hayır.
Mesele, “daha fazla etkinlik, daha fazla sahne şovu” düzenlemek değil; bu toprakların kültürünü anlamak, yaşatmak, başta çocuklarımız olmak üzere kendi insanımıza tanıtmak ve gelecek nesillere aktarmak olmalıydı. Bugün ” kültür yolu” adı verilen festivallerin sahnelerinde Frida Kahlo ya da Picasso var ama Yunus Emre’nin, Âşık Veysel’in, Karacaoğlan’ın sesi çok cılız çıkıyor, neredeyse duyulmuyor. Maalesef kültür, ithal bir sergi malzemesine dönüşmüş durumda ve bizim ülkemizde, bizim kültürümüze ket vurarak yaşıyor… Adı “Kültür Yolu”, ama bu yol bizi kendi kültürümüzden uzaklaştırıyor.
Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın resmi internet sitesinde kültür şöyle tanımlanıyor:
“Kültür, bir toplumu diğer toplumlardan farklı kılan, geçmişten beri değişerek devam eden, kendine özgü sanatı, inançları, örf ve adetleri, anlayış ve davranışları ile onun kimliğini oluşturan yaşayış ve düşünüş tarzıdır.” Tanım yerinde, anlam olarak çok güçlü fakat mesele şu: Kültür Yolu Festivalleri’nde bu tanımın neresindeyiz? Bu festivallerde, gerçekten bizi “diğer toplumlardan ayıran” o kimliği mi görüyoruz, yoksa başkalarının kültürlerini taklit eden parıltılı bir şov dünyasını mı?
Cevap açık: Bu festivallerde Türk kültürünün sadece adı var.
Bugün “Kültür Yolu Festivali” etkinliklerine baktığımızda karşımıza çıkan tablo, daha çok popüler kültürün ticari yüzünden ibaret olduğu gözükmektedir. Modern ve güncel sanatçılar, batı tarzı pop konserleri, stand-up gösterileri, yabancı müzikal ve opera temsilleri… Bu mu Türk kültürü? Stand-up gösterileriyle, ithal tiyatro oyunlarıyla, yabancı sanat sergileriyle mi kendi kimliğimizi, kendi kültürümüzü, ruhumuzu, özümüzü anlatacağız? Anadolu’da yaşamış ama Türk kimliğine ait olmayan uygarlıkları merkezine alan etkinliklerle mi kültürümüzü tanıtacağız?
Açıkçası bu tabloda Türk kültürünün yeri, bir süs eşyasından ibaret gibi duruyor.
Festival programında geleneksel el sanatlarına, halk tiyatrosuna, köy seyirlik oyunlarına veya Türk-İslam mekânlarının gezilmesine dair birkaç atölye bulunuyor; ancak bunlar da programın küçük, geçici, genellikle bir haftalık vitrinlerin ötesine geçemedikleri için dar kapsamlı etkinlikler ötesine geçmiyor ve böylece dar kalıyor.
Sorarım: Romeo ve Juliet ne zamandan beri bizim kültürümüzün bir parçası olmuştur?
Türk kültürünü tanıtma iddiasındaki bu festivallerde, yapılanların küçük bir kısmı gerçekten bizim kültürümüzü temsil ediyor.
Geri kalanların tamamı, bir “harman” görüntüsü altında iç turizmi canlandırma ve yabancı turist çekme hamlesinden öteye geçmiyor.
Kültür, burada yalnızca bir etiket, bir pazarlama, bir ticaret ve endüstri aracı hâline gelmiş durumda olduğu bence açık bir şekilde gözüküyor. Ortada bir *Kültür Yolu” var, o yol ise bizi özümüzden uzaklaştırıyor.Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın kültürel anlamda ciddi bir hamle yaptığına inanmıyorum. Yapılan icraatların neredeyse tamamı turizme, yani ekonomik getirisi olan icraatlara yönelik olduğu görülüyor.
Bir toplumun kültürü, turizm kataloğuna yazılacak etkinliklerden ibaret değildir. Kültür; ruhu, inancı, dili, edebi birikimi, halkın iç sesiyle yoğrulmuş değerler bütünüdür.
Ne yazık ki bugün bu bütünlük, “festival, etkinlik” gibi şeyler adı altında parçalanıyor.
Ben, başta bir Müslüman Türk olarak, aynı zamanda bir halk bilimci olarak bu gidişata hem üzülüyor hem de derin bir hicap duyuyorum.
Kültürümüz artık yaşatılmıyor, yalnızca gösteriliyor. Bizim kültürümüzün kaynağı olan Anadolu irfanı, Türk-İslam estetiği, halk sanatları, atasözleriyle taşınan bilgelik sahnede yer bulamıyor. Bunun yerine, “uluslararası standart” denilen ama kimliksiz bir sanatsal form öne çıkarılıyor.
Bu durum, Türk kültürünün yavaş yavaş arka plana itilmesi demektir. Bir medeniyetin sesini kısmak, aslında geleceğini sessizleştirmektir, kendi kültürünü yok etmektir. Bugün, tam da bu sessizliğin içindeyiz. Bu gidişat, Türk kültürüne hizmet etmiyor; aksine, onu yavaş yavaş yozlaştırıyor.
Kültür Yolu gibi projeler, adında “kültür” geçmesine rağmen, Türk kültürünün ruhunu taşıyan hiçbir derinliği barındırmıyor. Bu anlayış, kültürü yaşayan bir değer olmaktan çıkarıp, “seyirlik ve turistik bir unsur” hâline getiriyor. Bu yolda yürüyerek biz kültürümüzü yaşatamayız, sadece kaybederiz, kendi kendimizi yok ederiz. Türk kültürü; sahne ışıklarının altında değil, halkın kalbinde, köy meydanlarında, divanlarda, tekkelerde, sazın telinde, sözün hikmetindedir. Bugün o köklü miras, birkaç haftalık festival programlarının gölgesinde kalıyor.
Bu durum kabul edilemez. Kültürün ekonomiye indirgenmesi, bir milletin kendi kültürel kimliğini kendi elleriyle yok etmesi demektir. Biz, bu gidişatın böyle devam etmesine razı olmamalıyız. Artık bu anlayışın değişmesi gerekiyor. Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın birbirinden ayrılması şarttır. Zira kültür, turizmin hizmetinde olamaz; turizm, kültürün yan ürünü olmalıdır. Bir ülkenin kültür politikasını, ekonomik getirilerle değil, kültürün içinden gelen, halkı tanıyan, geleneği bilen, halk bilimci ve kültür bilimci kadrolar yürütmelidir.
Bu ülkenin kültürünü yaşatacak olanlar; turizm önderliğinde, ekonomik kaygılar ile hareket eden insanlar değil, halkın içinde, köylerde, dergâhlarda, ocaklarda, sanat atölyelerinde, kültürle ilgili alanların herhangi birinde alaylı veya mektepli yetişen insanlardır.
Kültürümüzü yeniden ayağa kaldırmanın yolu, gösteriden değil köklerden, vitrinlerden değil ruhumuzun özünden geçer.
Aksi hâlde, biz kendi medeniyetimizi başkalarının estetik anlayışıyla süsler, başka medeniyetlerin yaşamlarını kültür diye öğretir, sonunda da kendimize yabancı bir millet hâline geliriz. Kültür bir vitrin değil, bir varoluş biçimidir; biz kendi kültürümüzü yaşatmadıkça, hiçbir festival, hiçbir uygulama bizi biz yapamaz.

YORUMLAR