Ana Sayfa Arama Yazarlar
Üyelik
Üye Girişi
Yayın/Gazete
Yayınlar
Kategoriler
Servisler
Nöbetçi Eczaneler Sayfası Nöbetçi Eczaneler Hava Durumu Namaz Vakitleri Gazeteler Puan Durumu
WhatsApp
Sosyal Medya
Uygulamamızı İndir
Alperen Varol / Halk Bilimci,Yazar
Alperen Varol / Halk Bilimci,Yazar

Situationship Çağında Fuzûlî’yi Hatırlamak

Günümüz dünyası bize hep aynı şeyi fısıldıyor: “Kendini koru.” Sınırlarını çiz, konfor alanından çıkma, kalbini her ihtimale karşı serin tut ki canın yanmasın. Sosyal medyanın “toksik ilişki” diliyle donattığı, terapi jargonunun her duyguyu bir tanı kodu hâline getirdiği bu çağda, insan artık sevmeden önce hesaplıyor. Bu bana ne kazandırır, beni ne kadar yaralayabilir, geri dönüşü var mı? Modern insan, incinmemek için ruhuna çelikten zırhlar giydirirken, farkında olmadan en büyük hayatiyetini kurban ediyor, hesapsızca sevebilme yeteneğini…

Hesap kitabın erdem sayıldığı, temkinin akıllılık diye yutturulduğu bu çağda, Doğu irfanının tozlu sayfalarını aralamak, insanın kendi içine üfleyeceği bir nefes gibidir. Çünkü o sayfalarda aşk, bir risk yönetimi meselesi değil, bir varoluş biçimidir.

Fuzûlî, yüzyıllar öncesinden bugünün temkinli insanına meydan okurcasına seslenir:

“Mende Mecnûn’dan füzûn âşıklık isti’dâdı var /

Âşık-ı sâdık menem Mecnûn’un ancak adı var.”

Bu iki mısra, âşkın, dışarıya taşan gürültülü bir feryattan ziyade, içselleştirilmiş sessiz bir sadakat olduğunu hatırlatır. Mecnun çöllere düşmüş, adını efsaneye yazdırmıştır, sevdası bir destana dönüşmüş, dilden dile dolaşmıştır. Fuzûlî‘ye göre asıl büyük yangın orada değildir. Asıl yangın, çölü kendi göğüs kafesinde taşıyıp sesini çıkarmayandır kimsenin alkışlamadığı, kimsenin şahit olmadığı, yalnızca kişinin kendiyle baş başa kaldığı sessiz, görünmez tutkudur.

Bugünün insanına bakın, elinde bir telefon, parmağında bir kaydırma hareketi, kalbinde “şimdilik bağlanmayayım” diye fısıldayan bir ses. “Situationship” dedikleri muğlak, tanımsız, sorumluluksuz ilişki biçimi aslında modern insanın aşktan değil, aşkın getireceği yanmadan korktuğunun itirafıdır. Biz artık ilişkilere “deneme süresi” tanıyoruz, kalbimize abonelik iptali kolaylığı vaat ediyoruz. Hâlbuki eskilerin bildiği bir şey var. Aşk, küçük porsiyonlarla tüketilen bir şey değildir. Ya tüm benliğinle dalarsın o denize, ya da kıyıda durup ıslak ayaklarınla “ben de denizi gördüm” dersin. İkisi aynı şey değildir.

İbn Arabî‘nin “vahdet-i vücûd” düşüncesinde aşk, ayrılığın yanılsamasını yakıp yok eden bir ateştir. Âşık ile maşuk arasındaki mesafe, aslında zihnin kurduğu bir duvardır, aşk o duvarı eritir. Hallac-ı Mansur‘un “Ene’l-Hak” çığlığı da bundan başka bir şey değildir aslında kendini bütünüyle kaybedecek kadar sevenin, artık “ben” diye ayrı bir varlık iddiasında bulunamayacağının haykırışı. Tarihin onu nasıl cezalandırdığını hepimiz biliriz. Gerçek aşk, her zaman güvenli bir liman değildir. Bazen seni darağacına kadar götürür ve orada bile pişman etmez.

Bu huzursuzluğun kucağına düşen insan, Doğu irfanının muazzam üçlü kavşağıyla karşılaşır. Aşkın bir “yanma” ve “yok olma” makamı olduğunu bilen üç büyük derviş, yolun ve yolculuğun sınırlarını çizer önce…

Sadi Şirazi, aklın ve beşeri sınırların o ürkek çizgisinden seslenir: “Aşka uçarsan kanatların yanar.” Haklıdır Şirazi, aşk bir kordur ve o ateşe pervasızca yaklaşanın kibri, hırsları ve sımsıkı sarıldığı konfor alanları küle dönecektir. Kapıda durup o yangının heybetinden titrememek elde değildir. Bu, korkaklık değil, bilgeliğin ilk eşiğidir insan önce neyle karşı karşıya olduğunu anlamalıdır.

Mevlânâ ise o kapıyı bir çırpıda açar ve yanmaktan korkarak gökyüzünü inkâr edenlere feryat eder: “Aşka uçmazsan kanat neye yarar?” Bu makamda artık acı, bir şifaya dönüşmüştür. Kanat, o ateşe ulaşmak ve en nihayetinde o ışıkta erimek için verilmiştir. Yanıp kül olmayı göze alamayan bir ruh, bu dünyada sadece mekanik bir yürüyüştür nefes alır ama yaşamaz, hareket eder ama varmaz.

Nihayetinde fırtına dindiğinde, Yunus Emre deryanın en dibindeki o mutlak sükûnetten seslenir: “Aşka varınca kanadı kim arar?” Yunus, aradaki tüm vasıtaları, hatta kanadın kendisini bile feda etmiştir. Mesafe bittiğinde, ne yol kalır ne yolcu. Artık varış diye bir şey de yoktur, çünkü aşk ile âşık aynı şeydir.

Bu üç durağı sadece beyitler arasında bırakmamak gerek hayatın her köşesinde karşımıza çıkarlar. Bir anneyi düşünün. Çocuğunu severken hesap yapmaz, “bana ne fayda sağlar” diye sormaz. Onun sevgisi tam da Yunus‘un anlattığı nihai makamdır kanadın bile gereksizleştiği, mesafenin sıfırlandığı bir sevgi. Demek ki bu üçlü kavşak yalnızca aşkın değil, her türden sahici sevginin haritasıdır anne sevgisi, dostluk, vatan sevgisi, hatta bir sanatkârın eserine duyduğu tutku bile aynı ateşten geçer.

Nedim‘in lale devrindeki hafif, neşeli aşk şiirlerinin altında bile aynı yangının kor hâli yatar sadece külleri farklı renktedir.

Hacı Bayram-ı Veli ise “Sen seni bil sen seni” derken, aslında aşkın insanı önce kendinden geçirip sonra yeniden, ama bambaşka bir “ben” olarak var ettiğini anlatır. Yanan kişi, küllerinden çıktığında artık eskisi gibi değildir.

İnsan bu dünyaya ham, dağınık ve parçalanmış olarak gelir, bin bir hesabın, bin bir korkunun arasında bölünmüştür. Aşk ise o dağınıklığı tek bir odakta toplayan, insanı kendi gerçeğiyle hizalayan muazzam bir kuvvettir. Şeyh Galib‘in o meşhur tasviriyle, “ateş deryasını mumdan gemilerle geçme” serüvenidir bu. İşte “yangın” bu denizin ortasında başlar. Dalgaları alevden, rüzgârı kordan bir denizdir bu, ne sığınacak bir liman bırakır insana, ne de geriye dönecek bir yol… Bildiğin, tanıdığın ve o güne kadar sıkı sıkıya tutunduğun eski “ben”in parça parça eridiğini hissedersin alevlerin arasında.

Geceleri uykuları bölen, göğüs kafesini daraltan sızı, aslında ruhun canlı olduğunun, pasının söküldüğünün kanıtıdır. Ham altın nasıl ateşle saflaşırsa, insan ruhu da kasırganın içinde elenir, kibirden, sahtelikten, küçük hesaplardan temizlenir. Bu süreç kolay değildir, hatta çoğu zaman acımasızdır. Hiçbir saflaşma acısız olmamıştır. Belki de bu yüzden büyük âşıklar hep aynı şeyi söyler. Acı çekmek aşkın bir yan etkisi değil, kendisinin bir parçasıdır. Acıyı reddeden, aşkı da yarım yamalak yaşar.

Her yangın, ne kadar harlı olursa olsun, en nihayetinde kendi küllerine kavuşur. Fırtına dindiğinde başlayan sükûnet ise bildiğimiz sıradan bir sessizlik değildir. Dünyanın gürültüsünün bittiği, kelimelerin yükünü yere bıraktığı, aşırı doluluktan gelen dilsiz bir suskunluktur. Alev denizinden sağ çıkan ruh, dünyaya bir daha asla eskisi gibi bakamaz. Şehrin mekanik gürültüsü, insanların küçük hesapları, günlük koşturmacalar derin sükûnetin duvarlarına çarpar ve erir gider. İnsan artık kendi içinde, var olana yangının izleriyle inşa ettiği muazzam ve kimsenin dokunamayacağı gizli bir mabette yaşamaya başlar.

Dışarıdan bakanlar için bu sessizlik bir yok oluştur içerideki sır ise bambaşkadır. İnsan artık efsanelerin gürültüsünü değil, kalbinin en derinindeki saf gerçeği taşımaktadır. Bu yüzden, aşk mabedinden dışarıya bakan insanın asıl eylemi sadece “seyretmektir.” Bir zamanlar göğe doğru yükselen devasa alevlerin bıraktığı dilsiz küllerin başında durup, hayatı ve kendini izlemek. Dünya oraya bakıp “Yandı, bitti, kül oldu” derken, bir ruhun saflaşma haritası olduğunu bilmektir bu seyir.

Bastığın sessiz toprakta, vazgeçtiğin kibirlerin, feda ettiğin uykuların ve kırılan, derinden kaynayan kalbinin izleri vardır. Kanatlar yangında çoktan feda edilmiştir artık uçmaya, bir yerlere yetişmeye, dünyaya kendini kanıtlamaya ihtiyaç kalmamıştır. Bu seyir makamı,  muazzam yangını göğüsleyebilmiş olmanın gizli ve asil vakarıdır.

Belki de bugünün insanına söylenmesi gereken en zor söz budur: Güvende kalmayı seçtiğin her an, aslında yaşamayı erteliyorsun. Zırhların seni korurken aynı zamanda seni dünyadan da yalıtıyor, hiçbir şey içeri giremezken, hiçbir şey de dışarı çıkamıyor. Hâlbuki insanın hikâyesi, hep o ilk çatlaktan başlar kalbin bir yerinden kırılıp da içeri ışığın sızdığı andan. Yanmadan saflaşan altın yoktur, kırılmadan açılan kapı yoktur, ölmeden dirilen tohum yoktur.

İnsan en çok da o külleri seyrederken anlar. Dünya aşk ile var olmuştur ve insan, ancak o yangının küllerinden yeniden doğmayı göze aldığında gerçekten var olabiliyor. Belki de bütün mesele, kanat takıp uçmaktan değil, o ateşe gitmeye cesaret etmekten ibarettir gerisini ateş, kendi diliyle halleder.

YORUMLAR

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

YAZARLAR
TÜMÜ

SON HABERLER