Ana Sayfa Arama Yazarlar
Üyelik
Üye Girişi
Yayın/Gazete
Yayınlar
Kategoriler
Servisler
Nöbetçi Eczaneler Sayfası Nöbetçi Eczaneler Hava Durumu Namaz Vakitleri Gazeteler Puan Durumu
WhatsApp
Sosyal Medya
Uygulamamızı İndir
İlarya Atmaca / Yazar
İlarya Atmaca / Yazar

Alevlerin Gölgesindeki Fısıltılar: Cadı Avlarının Unutulmuş Kadınları

 

Orta Çağ’ın karanlık sokaklarında, kilise çanlarının yankısı gökyüzüne karışırken, kadınlar sessizce yargılanıyordu.
Suçları neydi?
Bazen bir bitkiyle iyileştirmekti, bazen bir yıldızı izlemek, bazen sadece düşünmek.
Ama çoğu zaman sadece kadın olmaktı.

Karanlık Çağın Paragrafı: Cadı Avlarının Doğuşu

15. ve 17. yüzyıllar arasında Avrupa’nın dört bir yanında binlerce kadın, “cadı” oldukları gerekçesiyle yargılandı, işkence gördü ve yakıldı. Bu dönem, insanlığın akıl ile korku arasında verdiği en utanç verici sınavlardan biriydi.
“Malleus Maleficarum” yani Cadı Çekici adlı kitap, 1486 yılında iki din adamı tarafından yazıldığında, aslında yalnızca bir metin değil, sistematik bir kıyımın el kitabı doğmuştu.Bu kitap, kadını doğuştan günahkâr, şeytanın aracı, Tanrı’nın düzenine tehdit olarak tanımlıyordu.Ve böylece, kadın bilgisi özellikle de doğayla, şifayla, ay döngüleriyle, doğumla ilgilenen her kadın korkunun sembolü hâline geldi.

Bilgeliğin Laneti

O zamanlar tıp, erkeklerin elindeydi ama doğumları kadınlar yaptırırdı.
Halk, hastalıklara çareyi otlardan, köklerden, kadim bilgelikten öğrenen “şifacılara” danışırdı.
Ancak bu bilgi, erkeklerin anlayamadığı bir güçtü; ve anlaşılmayan her güç gibi tehlikeli ilan edildi.

Bir kadının elindeki bitki, artık “şifa” değil, “büyü” sayılıyordu.
Bir annenin gözyaşı, “şeytanın gözyaşı”na dönüştü.
Bir kadının yalnız yaşaması, kocası olmadan var olabilmesi başlı başına bir suçtu.

Ve bir gece, kapılar kırıldı.
Kadınlar sürüklenerek alınırken, komşular pencerelerini kapattı.
Çünkü korku bulaşıcıydı, sessizlik hayatta kalmanın tek yoluydu.

Mahkemeler: İnanç ve İşkencenin Tiyatrosu

Cadı mahkemeleri bir adalet arayışı değil, inanç üzerinden kurulan bir korku tiyatrosuydu.
Kadınlar, çoğu zaman erkek din adamlarının ve yargıçların önüne çıkarılır, daha ilk dakikadan “suçlu” sayılırlardı.
İtiraf ettirmenin yolu işkenceydi.
Demir kızgın aletlerle, suya batırma ritüelleriyle, tırnak sökme, uzuv germe gibi insanlık dışı yöntemlerle “gerçeği” itiraf etmeye zorlandılar.
Ama orada aranan gerçek, asla hakikat değildi; aranan, inancın erkek yüzünü tatmin eden bir “suç itirafıydı.”

Eğer suya atılan kadın batarsa masum, batmazsa cadı sayılırdı.
Yani masumiyet bile ölümle kanıtlanırdı.

Küllerin Tanıklığı

Yakıldıkları meydanlarda, duman gökyüzüne yükselirken, kül kokusu insanlığın utancına karıştı.
Her biri farklı bir isim taşıyordu:
Marguerite, Anne, Alinor, Maria, Ayşe, Elsbeth…
Ama hepsi aynı hikâyenin farklı yankılarıydı:
Kadının susturuluşu.

Birçoğu son nefesinde dua etti, kimisi Tanrı’ya sitem etti.
Kimi sessizce başını eğdi, kimi gözlerini gökyüzüne kaldırıp fısıldadı:
“Beni değil, sizi yakıyorlar.”

Ve gerçekten de öyleydi.
Yakılan, sadece kadınlar değildi;
yakılan bilgi, sezgi, doğayla kurulan bağ, kadının kendi varlığıydı.
Ateşin içinden yükselen her alev, insanlığın vicdanında bir iz bıraktı hâlâ sönmeyen bir iz.

Korkunun Ardında: Gücün Kıskançlığı

Cadı avları, aslında korkudan çok, kontrolün hikâyesiydi.
Erkek egemen düzen, kadın bilgisinden, kadının dayanıklılığından, doğurganlığından ve sezgisinden korktu.
Bu korku, dini dogmalarla beslenerek kurumsallaştı.
Kadın, bilgi taşıyıcısı olmaktan çıkarıldı; “itaatkâr, suskun, kutsal anne” rolüne hapsedildi.

Oysa o “cadılar”, doğayı bilen, döngüyü okuyan, yaşamla ölüm arasındaki ince çizgiyi hisseden bilge kadınlardı.
Onlar yok edildiğinde, insanlık da kendi doğasına yabancılaştı.

Bugüne Yankısı

Bugün artık kimse meydanlarda yakılmıyor belki.
Ama kadınların sesi hâlâ susturuluyor, bedeni hâlâ yargılanıyor, bilgisi hâlâ tehdit sayılıyor.
Cadı avları bitmedi yalnızca biçim değiştirdi.
Artık alevler yok, ama bakışlar, yargılar, sosyal linçler hâlâ aynı ateşi taşıyor.

Küllerden Doğan Kadın

O gün yakılan her kadının küllerinden bir başka kadın doğdu.
Bir başka bilgelik, bir başka direnç.
Ve bugün her özgürce konuşan, yazan, düşünen kadın o küllerde kök salmış bir mirasın devamıdır.

Çünkü hiçbir ateş, gerçeği sonsuza dek yakamaz.
Bir zamanlar cadı diye yakılan kadınlar, bugün insanlığın vicdanında bilgelik olarak yeniden yanıyorlar.
Onların sessiz çığlığı, şimdi şu cümlede yankılanıyor: “Biz yanmadık siz karardınız.”

YORUMLAR

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

YAZARLAR
TÜMÜ

SON HABERLER