Bazı sabahlar alarmdan önce uyanıyorum. Sanki içimde bir yer aceleyle beni dürtüyor: “Kalk, geç kaldın.” Oysa ortada yetişmem gereken bir yer yok. Saat daha erken, ev sessiz, dünya benden hiçbir şey istemiyor. Ama içimdeki o duygu… Sanki herkes çoktan başlamış da ben kapıda kalmışım gibi.
Her şeye geç kalmışım gibi.
Çocukluğuma geç kalmışım mesela. O yılları yaşadım elbette ama doya doya değil sanki. Biraz erken büyümüş, biraz fazla düşünmüş, biraz fazla susmuşum gibi. Oyun oynarken bile içimde bir yer “Bunun sonu ne olacak?” diye sormuş olabilir. Şimdi çocukları görünce içimden garip bir özlem geçiyor: Keşke o kadar ciddiye almasaydım hayatı. Keşke biraz daha oyalanabilseydim.
Mutluluğa da geç kalmışım gibi hissediyorum bazen. Sanki insanlar bir yerlerde neşeyi erken yakalamış, ben ise adresi yanlış yazılmış bir mektup gibi dolaşıp durmuşum. Herkes bir şeyleri tam zamanında yaşamış: İlk heyecan, ilk başarı, ilk ait hissetme… Ben hep birkaç adım geriden gelmişim. Koşmuşum ama yetişememişim.
En çok da “olmam gereken kişi” olmaya geç kalmışım gibi. İnsan bazen kendine bakıp “Ben ne zaman başlayacağım?” diye soruyor. Sanki hayat bir yarış ve start verildiğinde ben ayakkabımın bağını bağlıyormuşum. Herkes çoktan yola çıkmış, ben hâlâ hazır olmaya çalışıyorum.
Ama en tuhafı şu: Bu hissin bir sonu yok. Bir şeye yetişince bitmiyor. Çünkü mesele aslında zaman değil. Mesele, içimde bir yerin hep eksik hissetmesi. Sanki hayatla aramda ince, görünmez bir cam var. Dokunuyorum ama tam temas yok. Gülüyorum ama içime tam inmiyor. Yaşıyorum ama sanki biraz dışarıdan izliyorum.
Bazen düşünüyorum… Belki de geç kalmış değilimdir. Belki sadece kendi saatim farklı çalışıyordur. Belki herkes aynı anda çiçek açmak zorunda değildir. Bazı ağaçlar baharda, bazıları yaz ortasında, bazıları ise kimsenin beklemediği bir zamanda açar. Ve en çok da onlar şaşırtır.
Ama işte, bunu bilmek her zaman hissetmeyi engellemiyor.
Akşamları gün biterken içime hafif bir hüzün çöküyor. Sanki bugün de bir şeye yetişemedim. Ne olduğunu tam bilmiyorum ama kaçırdım gibi. Otobüsü kaçırmak gibi değil bu… Daha çok, hayatın içinden geçen görünmez bir fırsatı ıskalamışım gibi.
Belki de insanın en büyük yorgunluğu koşmaktan değil, yetişemediğini düşünmekten geliyor.
Yine de içimde küçük, inatçı bir ses var. Çok kısık ama vazgeçmiyor:
“Belki de geç kalmadın. Belki hikâyen şimdi başlıyordur.”
O sesi her zaman duyamıyorum. Ama tamamen de susturamıyorum.
Belki de umut dediğimiz şey tam olarak bu:
Geç kalmış olsan bile, hâlâ vakit varmış gibi hissettiren o ince, kırılgan ihtimal.

YORUMLAR