Ana Sayfa Arama Yazarlar
Üyelik
Üye Girişi
Yayın/Gazete
Yayınlar
Kategoriler
Servisler
Nöbetçi Eczaneler Sayfası Nöbetçi Eczaneler Hava Durumu Namaz Vakitleri Gazeteler Puan Durumu
WhatsApp
Sosyal Medya
Uygulamamızı İndir
Alperen Varol / Halk Bilimci,Yazar
Alperen Varol / Halk Bilimci,Yazar

Bozkır Ufkunun Altında Saklı Manevi Başkent 

Ankara’nın Manevi Haritası 

 Bizim toplumumuz için Ankara, geniş bulvarlar, asık suratlı gri binalar ve siyasetin soğuk nefesinden ibarettir. Gri şehir derler ona, ruhu olmayan, sadece kararların alındığı bir merkez gibidir… Ankara’nın asfalt yollarının altında, yüksek katlı binalarının gölgesinde atan bambaşka bir kalp, susmayan zikirler vardır. 

Ankara, sadece Türkiye Cumhuriyeti’nin başkenti değil, Selçuklunun nefesi, Osmanlı’nın edebi ve Anadolu irfanının sarsılmaz bir kalesidir. Ulus’un dar sokaklarından Çamlıdere’nin çam kokulu havasına, Bağlum’un sessizliğinden Hamamönü’nün huzuruna kadar bu şehir, ‘Manevi Mimarlar’ tarafından ilmik ilmik dokunan bir şehirdir. Bugün biz bu şehri sadece üzerindekilerle ve görünen yüzüyle tanıyoruz ama Ankara’ya asıl ruh verenler, onun bağrında yatan manevi sahipleridir. 

Bu manevi yolculuğun ilk ve en önemli durağı, hiç şüphesiz Ankara’nın “kutbu” sayılan Hacı Bayram-ı Veli’dir. Ulus’un o mahşeri kalabalığı içinde sessiz bir liman gibi duran cami ve türbe, sadece taştan bir yapı değildir aynı zamanda Ankara’nın helal rızıkla ve gönül terbiyesiyle yoğrulmuş kimliğidir. O, bu bozkır kasabasını müridleriyle birlikte tarlada ter dökerek, toprağı zikirle işleyerek bir medeniyet merkezine dönüştürmüştür. Hacı Bayram’ın Ankara’sı, tembelliğin yasak, el emeğinin kutsal, gönül kırmamanın ise en büyük ibadet sayıldığı bir okulun adıdır. 

Hacı Bayram Veli Hazretleri, doğduğu yeri Zülfazl’ı (şimdi ki adıyla Solfasol) ve çevresini yani Ankara’yı bin bir emekle irşat etmiştir. 

Hacı Bayram’ın hemen yanı başında, Ankara’nın bir başka sarsılmaz sütunu yükselir. Ahi Şerafeddin Hazretleri. Bugün Aslanhane Camii’nin vakur duruşunda onun izlerini görürüz. Ankara, tarihin bir döneminde dünyada eşine az rastlanır bir “Ahilik Merkezi” olarak yönetilmişse, bu, ticaretin ahlakla, sanatın edeple buluşmasındandır. “Eline, beline, diline sahip ol” düsturu, bu şehrin çarşılarında yankılanan ilk kuraldır. İşte bu yüzden Ankara’nın maneviyatı sadece seccadelerde değil, komşusu açken tok yatmayan esnafın terazisinde, yolda kalmışa açılan kapılarda ve “merhaba” diyen sıcak bir tebessümde gizlidir. 

Ayrıca 13. Yüzyılda yapılan Ahi Şerafettin (Aslanhane) Camii bugün Unesco Dünya Mirası listesinde bulunan bir kültürel mirastır. 

Ankara’nın manevi coğrafyası sadece Ulus’un dar sokaklarıyla sınırlı değildir. Şehrin merkezinden dışarıya, bozkırın uçsuz bucaksız sessizliğine doğru uzandığınızda, her ilçede ayrı bir kandilin yandığını hissedersiniz. Nallıhan’ın sarp yollarında, Anadolu irfanının en saf sesini duyarsınız, Tapduk Emre. Yunus Emre’yi kırk yıl boyunca “kapıdan eğri odun geçmez” diyerek terbiye eden o büyük sabır, bugün hala Nallıhan’ın ruhunda yankılanır. Ankara, Tapduk Emre ile sadece bir şehir değil, bir derviş yetişme ocağı olmuştur. 

Yönünüzü Çamlıdere’nin çam kokulu yamaçlarına çevirdiğinizde ise bizi Şeyh Ali Semerkandi karşılar. O, sadece Anadolu’nun bir köşesine yerleşmiş bir derviş değil, kökleri İslam tarihinin en güçlü damarlarına uzanan bir şahsiyettir. Aslen Semerkant’lı olan ve soyu Hz. Ömer’e (ra) dayanan bu büyük zat, Medine-i Münevvere’de Peygamber Efendimiz’in (sav) kabr-i şeriflerinde yedi yıl boyunca türbedarlık yapma şerefine nail olmuştur. 

Gönlü Resulullah aşkıyla yanan Şeyh Ali Semerkandi, rüyasında bizzat Peygamber Efendimiz’den aldığı ‘Rızkın Anadolu’dadır’ işaretiyle Medine’den yola çıkmış ve bu kutlu yolculuk onu Ankara’nın Çamlıdere’sine ulaştırmıştır. Asasını toprağa vurduğunda fışkıran o meşhur pınar, sadece susuz kalan sığırlara değil, asırlardır bu topraklarda iman ve irfan arayan her gönüle can suyu olmuştur. Ankara’ya gelip asasını toprağa vuran bu zat, sadece sığırların su içtiği bir pınarı değil, aynı zamanda bu coğrafyanın kuruyan gönüllerini yeşertecek bir şefkat pınarını müjdelemiştir. 

Bu manevi halka, Ayaş topraklarında Bünyamin Ayaşi Hazretleri ile genişler. Hacı Bayram-ı Veli’nin halifesi olan Bünyamin Ayaşi, Hacı Bayram-ı Veli’den devralınan o büyük meşaleyi Ayaş’ta harlamış,  bu kadim ilçeyi bir ilim ve irfan yuvasına dönüştürmüştür. Osmanlı İmparatorluğu döneminde yaşamış olan bu büyük zat, hem devlet nezdindeki itibarı hem de halkın gönlündeki tahtıyla Ankara’nın manevi muhafızlarından biri olmuştur. 

Ankara’nın manevi zırhı, 17. yüzyıl başlarında Bursa’dan gelip gönülleri irşad eden Taceddin Veli Hazretleri ile daha da perçinlenmiştir. O’nun kurduğu bu iklim öylesine mukaddestir ki, Osmanlı döneminde Ankara’da vergi muafiyeti tanınan iki imtiyazlı mahalleden biri, Hacı Bayram-ı Veli’ninki ise diğeri Taceddin Veli’nin komşularına aittir. Şehir, bu iki manevi “Sultan”ın yüzü suyu hürmetine özel bir vefa ile yönetilmiştir. 

Bugün Hamamönü’nde yükselen ve Sultan II. Abdülhamid Han tarafından 1901 yılında adeta bir kale gibi yeniden ihya edilen bu dergâh, sadece bir yapı değil, bir bağımsızlık ocağıdır. Öyle ki, İstiklal Marşımızın her bir satırı, bu dergâhın manevi atmosferinde kâğıda dökülmüştür. Burası, Taceddin Veli’nin huzurunda Mehmet Akif’in bağımsızlık aşkıyla buluştuğu, duanın Milli Mücadele ile harmanlandığı o kutlu yerdir. 

Yolculuğumuzun son durağında yüzümüzü Ankara’nın kuzey kapısına, Bağlum’un sessiz ve vakur tepelerine çeviriyoruz. Orada, son devrin en büyük âlimlerinden Seyyid Abdülhakim Arvasi Hazretleri bizleri karşılar. Aslen Vanlı olan ve soyu Hz. Peygamber’e (sav) dayanan bu büyük “Seyyid”, ömrünün son demlerini geçirdiği Bağlum’u adeta manevi bir kale haline getirmiştir. Onun irfanı, sadece dini bir bilgi değil, aynı zamanda Necip Fazıl Kısakürek gibi dev bir kalemi fildişi kulelerinden indirip “O’nun kapısına” kul eden muazzam bir dönüşümün de kaynağıdır. Necip Fazıl’ın ruh dünyasındaki o büyük fırtınayı dindiren ve onu yeniden inşa eden el, Arvasi Hazretleri’nin elidir. 

Ankara’nın bu sert bozkır ikliminde, şehrin ruhunu incelten, dua kapılarını “tez”leştiren hanım sultanlar da vardır. Altındağ’ın ortasında, modern şehir planına inat sokağın tam ortasında vakurla duran Tezveren Sultan, bu şehrin en ilginç manevi duraklarından biridir. Yol yapımı sırasında kepçelerin bozulduğu, baltaların kırıldığı o kabir, hacca giden beyine sıcak helva yetiştiren o sadık hizmetçinin kerametini hâlâ sokak ortasında haykırır. Adı gibi, darda kalanların dualarına “tez” yetişen bir şefkat kapısıdır o. 

Bir de Karyağdı Sultan vardır ki, hikâyesi hem bir opera eserine konu olacak kadar sanatsal, hem de Ankara’nın sıcak bir Ağustos gecesinde yağan karlar kadar mucizevidir. Hamileyken yanan nefsiyle kar dileyen, o kavurucu sıcakta ellerini açıp Rabbine yalvardığında bahçesini bembeyaz karlar içinde bulan o zarif hatun, genç yaşta vefat etse de ismi Ankara’nın kuzeybatısındaki dağlarda ve gönüllerde yaşamaya devam eder. 

Ankara, sadece bir koordinat, bir yönetim merkezi ya da beton yığınlarından ibaret bir “bozkır şehri” değildir. O, her sokağında bir sırrın fısıldandığı, her tepesinde bir kandilin yandığı, göze değil gönle hitap eden kadim bir emanettir. Bizler bu şehrin asfalt yollarında yorulurken, aslında Hacı Bayram-ı Veli’nin alın teri üzerinde yürüyoruz. Bizler modern plazaların camlarına yansıyan bulutlara bakarken, aslında Şeyh Ali Semerkandi’nin müjdelediği rahmetin gölgesindeyiz. 

Ankara’nın “gri”liği, sadece onu tanımayanların yakıştırdığı bir maskedir. O maskeyi araladığınızda, bir yanda ahilerin cömertliği, bir yanda dervişlerin sabrı, bir yanda ise vatanı dualarıyla zırhlayan hanım sultanların şefkati parıldar. Bu şehir, madden devletin başı olduğu kadar, manen de bu toprakların vicdanıdır. Bağlum’un sessizliğinden Ulus’un uğultusuna kadar her yer, görünenin çok ötesinde, hissedilenin tam kalbindedir. 

Ankara’ya bakarken sadece gri binaları görmeyeceğiz. Attığımız her adımda bu manevi mimarların sessiz selamını hissedecek, bu şehrin sadece kararların alındığı değil, duaların kabul edildiği bir yer olduğunu unutmayacağız. Çünkü Ankara, bağrında yatan bu dev manevi çınarlar sayesinde ayaktadır ve biz, bu manevi mirası fark ettiğimiz an, asıl Ankara ile tanışmış olacağız. 

Ankara, başı dik, ruhu derin ve gönlü her daim açık bir Anadolu duasıdır. 

YORUMLAR

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

YAZARLAR
TÜMÜ

SON HABERLER