Tarih, bazen tozlu raflarda uyuyan bir hatıra değil, bugünün damarlarında akan canlı ve asırlarca süren bir kavgadır. 1514’ün Çaldıran ovasında karşı karşıya gelen Yavuz Sultan Selim ve Şah İsmail, sadece iki orduyu değil, iki farklı medeniyet tasavvurunu karşı karşıya getirmişti. Anadolu’nun mayasını Sünni-Matûridi akılcılığıyla yoğuran Yavuz Sultan Selim’in yani Osmanlı Devleti’nin kesin zaferi, bu toprakları sadece askeri olarak değil, düşünsel olarak da bir set haline getirmişti. Şah İsmail’in temsil ettiği Pers karakterli yayılmacılık ise o günden beri sınırımızda ezeli, ebedî ve kadim bir rakip olarak varlığını sürdürdü.
Aslında Yavuz Sultan Selim ve İsmail’in Çaldıran ovasındaki o savaşı, ne dünün ne de bugünün kavgasıydı. O, asırlar öncesinden gelen, devletin nizamını savunan Vezir Nizamülmülk ile kaleleri içten çökerten Hasan Sabbah ve Batınîlik arasındaki o savaşın 16. yüzyıla taşınmış bir boyutuydu. Dün hançerle yapılan suikastlar, bugün “fikir” maskesiyle zihinlerimize yapılıyor.
Bu zihni suikastın 20. yüzyıldaki en sinsi aktörü ise, ismiyle müsemma olmayan, “Şeriatsız” Ali Şeriati’dir. Anadolu’nun tertemiz Hanefi-Matûridi akidesine sızmaya çalışan bu bedbaht, “devrim” ambalajı içinde aslında İslam’ın dâhili yapısını bozan bir sapkınlık ihraç etmiştir.
Bakınız, o çok övülen Şeriati ‘Çöle İniş’ kitabında ne diyor? Meleklerin “baştan savma iş yaptığını”, insanların “vidalarını sıkılamadan yeryüzüne koyuverildiğini” iddia edecek kadar ileri gidiyor. Bu, sadece İslam’ın melek inancına değil, Allah’ın ‘El-Halık’ ve ‘El-Bari’ sıfatlarına, kâinattaki o muazzam nizamın yaratıcısına karşı yapılmış edepsizce bir hakarettir!
“Ben, şu yapılan ve her gün büyük miktarlarla piyasaya sürülen insanlardan anladım ki melekler iş başına ücret alıyorlar ve baştan savma iş yapıyorlar. Hatta şu balçığın, çamurun ve lığın içine çöp katıyorlar. Ruh, duygu, akıl, güzellik mayasından, o kutsal ilahi kıvılcımdan çalıyorlar; gizlice çalıyorlar ve sinir, barsak, dolu işkembe, kemik, deri, yün ve kazuratını artırıyorlar. Başlarda yine de daha iyi iş çıkarıyorlardı. Her geçen gün daha kötü oluyor. Görmüyor musun? Hatta bazılarını yan bitmiş halde çıkarıyorlar! Yedek organlarını henüz birbirine tutturup kaynatmadan, vidalarını sıkılamadan yeryüzüne koyuveriyorlar. Kimilerinin kasasını yapıp boş getiriyorlar pazara!
Böyle ağır bir leşin içine en azından bir damla akıl, şuur, duygu, anlayış, zarafet, insanlık ve ruh damlatmayı, en azından süs olsun, müşteriye güzel görünsün diye pilav üzerindeki safran kadar bir toz serpmeyi çoğu kez unutuyorlar. Orada o kadar yoğunlar, kafaları o kadar karışık ki o kadar özensiz, baştan savma ve telaşlı çalışıyorlar ki kimi zaman insanların alet ve edavatını yanlış monte ediyorlar. Mesela dört dörtlük bir insan için yapılmış, şerefli, güzel sözlü, namuslu ve sevecen bir insana ait olan bir dili üçkâğıtçı ve hokkabaz bir hırsızın ağzına yerleştiriyorlar!”
Çöle İniş (S. 18-19)
Daha da vahimi, Hz. Ali Efendimizi -hâşâ- Allah’a ve Fahr-i Kâinat Efendimize denk, hatta onlardan üstün tutmaya yeltenen o hastalıklı mantığıdır. Ali Efendimizin yalnızlığından dem vurup,
“Tanrı yalnızlığı için Adem’i yarattı, Muhammed Selman’ı buldu, fakat Ali yalnız kaldı” diyerek Hz. Peygamber’i (s.a.v) bile Ali Efendimizin gerisine koymaya çalışan bu dil, tipik bir Batınî zehridir. Hz. Ali hepimizin baş tacıdır, lakin onu -hâşâ- Allah’ın yalnızlığına ortak koşmak veya Peygamber’den koparmak, İslam değil ancak bir akıl tutulmasıdır.
“Ali’nin Medine çevresindeki kuyulardan, hurmalık kuyularından başka sırdaşı yoktu. Sırdaşı var idiyse niçin başını kuyunun ağzına soksun idi ki? Niçin şehirden, evinden, ailesinden hurmalıklara sığınsın, niçin yalnız inlesin idi ki? Niçin acımasız ve ağır dertlerini çaresizce kuyuya arz etsindi ki? Bunlar sırf Ali’nin yalnız olması yüzündendir. Şiileri arasında da yalnızdır! Ali Tanrı’dan da yalnızdır. Tanrı yalnızlığı için Adem’i yarattı. Muhammed, Selman’ı buldu. Fakat Ali hayatının sonuna dek yalnız kaldı.”
Çöle İniş (S.98)
Bitmedi! Kur’an ayetlerini kendi hevasına göre tefsir eden bu şahıs, insana “yarı toprak yarı tanrı” diyerek açıkça şirk bataklığına saplanıyor. Bir sivrisineğin karşısında bile aciz kalan, bir nefese muhtaç olan insanoğluna “tanrılık” yakıştırmak hangi akideye sığar? İnsan, yalnız Allah’a kul olduğu müddetçe ‘Eşref-i Mahlukat’tır, kul olmaktan çıktığı an ise Kur’an’ın tabiriyle ‘Esfel-i Safilin’ yani hayvandan da aşağıdır.
“Hepimiz Allah’a döneceğiz'”, “Kulum, beni takip et ki seni kendim gibi yapayım.”, “Ben, yeryüzünde bir halife yaratmak istedim.”, “Adem yaratılınca kendi ruhumu ona üfledim.”, “İnsanı Allah kendi suretinde yarattı.” Bu sözler, insanda Tanrı’nın saklı olduğuna tanıklık eder. Çamur onu kaplamıştır. İnsan, ilahi ruhu kendinde gizleyen tabii bir varlıktır. Bu, kâinatın tek ikili varlığıdır. Tanrı, mutlak bilinç, irade ve yaratıcılıktır. Tabiat irade, duygu ve yaratıştan mutlak yoksun bir düzen, insan ise yarı toprak yarı tanrı tek varlıktır. Ne tuhafı iki zıddın toplamı, iki mutlağın toplamı, iki sonsuzun toplamı! Kur’an’ın daha beliğ ifadesiyle: “insan, Allah’ın ruhu ve yerin çamur çökeltisi.” Bir “küçük âlem!” Yani içinde Tanrı bulunan tabiat.”
Çöle İniş (S.135-136)
İşte bugün “Sosyalist-İslamcı” kırması, “Anti-kapitalist Müslüman” yaftasıyla piyasaya sürülen o yapıların fikri babası budur. İslam’ın kutsallarını Marksist terminolojiyle, Batınî sapkınlıklarla harmanlayıp Türk gençliğinin önüne koyan bu bedbaht, Ehli Sünnet akidemizin içine bırakılmış bir “Truva Atı”dır.
1979’da bölgede esen “Humeyni” rüzgârı, Türkiye’de sadece bir heyecan dalgası yaratmakla kalmadı, Anadolu’nun yerli ve milli direnç hatlarında gedikler açmayı hedefleyen sistematik bir “siyasi ajandayı” da beraberinde getirdi. O günlerde “anti-emperyalizm” ve “İslam birliği” gibi kulağa hoş gelen ambalajlarla sunulan bu rüzgâr, bugün gelinen noktada Türkiye’nin bölgesel çıkarlarının karşısına dikilen devasa bir barikata dönüştü.
Türkiye’de “İrancılık”, hiçbir zaman sadece bir inanç meselesi olmamıştır. Bu yapı, Ehl-i Beyt sevgisi gibi bu toprakların en kıymetli ortak değerlerini istismar ederek, siyasi sadakati Ankara’dan alıp Tahran’a bağlamayı hedefleyen bir nüfuz operasyonudur. Bugün 2026’nın o çok katmanlı jeopolitik sahasında, Suriye’de Mehmetçik’e karşı kurulan kirli ittifakları “direniş” kılıfıyla aklayanlar, aslında daha önce bahsettiğimiz o itikadı bozuk “Truva Atı”nın siyasi binicileridir.
Bu siyasi çevreler, bazen “mazlumların sesi” maskesiyle, bazen de “sosyal adalet” çığlıklarıyla ortaya çıkıyor. Ancak her kritik kavşakta, ister Zengezur Koridoru olsun ister Türk Devletleri Teşkilatı’nın güçlenmesi, pusulaları şaşmaz bir biçimde Türkiye’nin değil, rakip eksenin menfaatlerini gösteriyor. “Vahdet” (birlik) kavramını, Türkiye’nin tarihsel ve kültürel derinliğini tasfiye etmek için bir manivela gibi kullanan bu yapılar, modern zamanın “zihni fedaileri” olarak karşımıza çıkıyor.
Özellikle medya ve dijital mecralarda kümelenen, kendisini “aydın” veya “aktivist” olarak tanımlayan belirli odaklar, Türkiye’nin kendi hinterlandında kurmaya çalıştığı her bir bağa karşı, yabancı bir başkentin “yumuşak ve çekiç gücü” gibi hareket ediyor. Bu bir siyasi tercih değil, bir aidiyet problemidir. Asırlar evvelden beri adım adım yaklaşan sinsi bir şekilde sızan “içerideki yabancı” figürü, bugün takım elbise giyip kürsülerden hitap etse de, aktivist görünümüyle meydanlara inse de ruh kökü Anadolu’nun bin yıllık Ehl-i Sünnet, Sünni-Matûridi geleneğine tamamen yabancıdır.
2026 yılındaki bu ateşten çemberde görüyoruz ki mesele ne mezheptir ne de dindir. Mesele, Türkiye’nin “Türk Dünyası” ile kurduğu stratejik köprüleri yıkmak isteyen bir yayılmacılık anlayışının, içimizdeki yankı odalarıdır. Yavuz Sultan Selim’in mirasına sahip çıkmak, sadece sınırları korumak değil, bu siyasi illüzyonun perdesini de yırtıp atmaktır.
Türkiye’nin bu kuşatmayı yarması, sadece sınır hatlarına asker yığmasıyla mümkün değildir. Karşımızdaki tehdit, dışarıda jeopolitik bir baskı, içeride ise sinsice iliklere işleyen kültürel ve edebi bir sızıntıdır. Bu sebeple mücadele, önce zihinlerde başlamalıdır. İçimizdeki “İrancı” kliklerin, her türlü maske altında faaliyet gösteren yapıların ve bunların halk nezdindeki algı operasyonlarının panzehiri, Türk’ün öz cevherine, yani bin yıllık Hanefi-Matûridi, Ehl-i Sünnet omurgasına tavizsiz bir şekilde geri dönmektir.
Entelektüel sahada yapılması gereken ilk iş, Ali Şeriati ve onun temsil ettiği o “şeriatsız” zihniyetle köşe bucak hesaplaşmaktır. Anadolu’nun dimağına zerk edilen o sapkın Batınî zehir, bu toprakların yetiştirdiği kalemler ve düşünürler eliyle tek tek sökülüp atılmalıdır. Kendi medeniyet tasavvurumuza yabancı olan, itikadımızı bulandıran ve Şiiliği bir “siyasi truva atı” olarak Anadolu’ya ihraç etmeye çalışan bu edebiyatın raf ömrü dolmuştur. Bizim kütüphanelerimizde Şeriati’nin değil, Nizamülmülk’ün, İmam-ı Azam’ın, Ahmed Yesevi’nin ve İmam Maturidi’nin sesi yankılanmalıdır.
Bu bir kültürel temizlik hareketidir. Okullardan camilere, medyadan yayınevlerine kadar her alanda, Türk-İslam ruhuna aykırı, yabancı bir başkentin siyasi emellerine hizmet eden o sinsi “edebi illüzyon” deşifre edilmelidir. Halkın saf inancını “direniş” veya “devrim” masallarıyla devşirmeye çalışan kliklere karşı, hakikatin o keskin kılıcı çekilmelidir. Unutulmamalıdır ki, zihni işgal altında olan bir milletin coğrafi sınırlarını koruması imkânsızdır. Biz, bu topraklardan Şeriati’nin o itikadı bozuk gölgesini söküp attığımızda, sadece fikri bir zafer kazanmış olmayacağız, aynı zamanda Türkiye’nin istikbalini de garanti altına alacağız.
Zihindeki prangalar parçalandığında, sahadaki engellerin de birer kâğıt kule gibi devrilmesi kaçınılmazdır. Anadolu’nun dimağına sızan o yabancı tortular temizlendikçe, Türkiye’nin tarihsel yürüyüşü daha gür ve daha kararlı bir hal almaktadır. 2026 yılının bu kritik kavşağında görüyoruz ki, içerideki “zihni fedailere” karşı kazanılan her mevzi, dışarıda Zengezur’un kapılarını bir parmak daha aralamakta, Türk dünyasıyla kurulan köprüleri daha da perçinlemektedir.
Karşımızda sadece bir devlet değil, adeta bir “Kalkan” vardır. Türk Devletleri Teşkilatı (TDT), bugün sadece kâğıt üzerinde bir birlik değil, askeri, ekonomik ve siyasi bir gövde gösterisidir. Bu hat, Pers yayılmacılığının bin yıllık hayallerinin önüne çekilmiş çelikten bir settir. Zengezur Koridoru açıldığında sadece yollar birleşmeyecek, Adriyatik’ten Çin Seddi’ne uzanan o mukaddes rüya, fiziki bir hakikate dönüşecektir. Bu koridor, Anadolu’nun kalbinden Orta Asya’nın derinliklerine uzanan, İrancılık fitnesini ve çevreleme stratejisini yerle bir edecek olan istiklal yoludur.
Bizim yolumuz, ne ithal devrimlerin karanlık dehlizleri ne de başkalarının yazdığı o sinsi senaryolardır. Bizim yolumuz, Hoca Ahmed Yesevi’den, Nizamülmülk’e, Yavuz Sultan Selim’den bugüne uzanan o şerefli ve vakur yoldur. Hanefi-Matûridi akılcılığıyla yoğrulan, Ehl-i Sünnet omurgasıyla dimdik duran Türkiye, sadece kendi sınırlarını değil, tüm gönül coğrafyasının haysiyetini korumaya devam edecektir.
Mart 2026’da ufka baktığımızda gördüğümüz şudur. Perde yırtılmış, illüzyon bozulmuş ve hakikat gün gibi aşikâr olmuştur. Yavuz’un mirası emin ellerde, Turan güneşi ise en parlak haliyle doğmaktadır. Şeriatsızların, bedbahtların ve Truva atlarının bu toprakta dikeceği bir bayrak, tutacağı bir köşe kalmamıştır. Unutulmasın ki, kökü mazide olan ati biziz ve yarın, özünü bulan, aslına dönen büyük Türkiye’nindir!

Harika bir düşünce ve aksiyon yazısı..
Genetik kodlarimiza döneceğiz
Ali şeriati hakkında harika tespitler, teşekkürler