-Bir ilahinin, bir kuşağın ritmiyle yeniden doğuşu-
Bazen bir sada, kalbin bir köşesinde saklanır ve doğru mevsimi bekler. Takvim yaprakları 2011’i gösterdiğinde ilk kez dinlediğim o ilahi, aradan geçen onca yıla rağmen bugün dev bir dalga gibi yeniden kulaklarınızın kıyılarına vurdu. Ama bu sefer çok farklı bir şekilde gündemimize geldi, bu sefer sadece hoparlörlerden değil, sokağın tam kalbinden, çocukların neşesinden, gençlerin ritminden geliyor. Samsun’un samimi sokaklarının içinden gelen Celal Karatüre’nin ‘Hu’ nidası, dijital çağın gürültüsünü delip geçerek hepimizi aynı noktada birleştirdi. Allah’ın ismini anmanın o en saf, en çocuksu ve en neşeli halinde…
İnsan, hafızasındaki o eski tadı, bugünün sokağında hiç ummadığı bir formda görünce önce bir durup şaşırıyor. Bu şaşkınlık ise yerini hızla derin bir tebessüme bırakıyor. Çünkü karşımızda duran tablo, sadece bir videonun izlenme sayıları veya bir ilahinin dinlenme sayıları değil, ruhumuzun en derinindeki o kadim ‘bir olma’ arzusunun, modern dünyanın ritmiyle yeniden hayat bulmasıdır.
Peki, ne oldu da, düne kadar kulaklıklarında o sert, hırçın ve bazen ‘hav hav’ nidalarıyla dünyayı yumruklayan ‘rap/drill’ şarkılarını mırıldanan çocuklar, bugün bir ağızdan, neşe içinde bu ilahiyi söyler oldu? Bu değişim, kuru bir sosyal medya akımından çok daha fazlasını anlatıyor bize. Celal Karatüre, ilahiyi sadece bir ‘eser’ olarak değil, bir ‘yaşam enerjisi’ olarak sundu günümüz çocuklarına… Hareketlerinde ki dinamizm, samimi neşesi, aslında çocukların zaten alışık olduğu sokağın ritmiydi. Bu sefer bir fark vardı. Kalbi tırmalayan, öfke kusan sözlerin yerini, ruhu ferahlatan, göğsü genişleten o muazzam zikir almıştı.
Çocuklar bu ilahiyi söylerken sadece bir ilahi mırıldanmıyorlar, gözlerinin içi gülerek, adeta bayram sevincini sokağa taşıyarak Allah’ın ismini anıyorlar. Bir çocuğun dilindeki hırçın kelimelerin yerini, neşeli bir ‘Hu’ nidasının alması, dindarlığın asık suratlı bir şey olmadığını, aksine kalbe en çok yakışan bahar olduğunu kanıtlıyor. Şehrin gri duvarları arasında o ‘hav hav’ sesleri dağılıp giderken, yerine çocukların berrak sesinden yükselen o safi neşe kalıyor. ‘Hu der Allah…’
Ancak bu tabloyu sadece bir ritim uyumu veya bir melodinin farklı yorumlanması ile açıklamak, resmin asıl büyük parçasını eksik bırakmak olur. Çünkü çocukların o neşeli çığlıklarının, gençlerin o enerjik tavırlarla eşlik edişlerinin altında, kulaklarla duyulandan çok daha derin bir frekans var. Sosyal medyanın o kurgulanmış, parlatılmış ve yapay dünyasının tam ortasına, sanki bir mahallenin sakinlerinin samimiyetiyle düşen bu ses, aslında bize ‘insan’ olanın, ‘sahici’ olanın gücünü hatırlattı.
Celal Karatüre’nin başarısı, profesyonel bir PR çalışmasının veya milyon dolarlık bir prodüksiyonun ürünü değil, doğrudan doğruya bir gönül işidir ve gönülle yapılan bu işin samimiyetle karşılığını bulmasıdır. Bir sanatçının lüks stüdyolara kapanmak yerine, sokağın tozunda, komşularıyla omuz omuza verip zikretmesi, dijital dünyanın soğuk ekranlarına adeta bir ruh üfledi. İnsanlar onda sadece bir icracı değil, kendilerinden birini, o özlenen ‘bizden’ olanı gördüler.
İşte o samimi ses ve hareketler, çocukların gönül dünyasına giden kapıyı açan en güçlü anahtar oldu. Çocuklar, kalplerine dokunmayan hiçbir şeyi dillerine pelesenk etmezler. Onların o berrak zihninde bu ilahinin yer bulması, Allah’ın ismini bir ‘ödev’ gibi değil, bir ‘bayram neşesi’ gibi anmalarını sağladı. Sokakta yankılanan her ‘Hu’ nidası, sadece bir kelimenin tekrarı değil, samimiyetin, yapaylığı nasıl dize getirdiğinin bir kanıtı haline getirip, gözümüzün önüne koymuştur. Bir insanın niyetindeki o halis niyet, sokağın sesine karıştığında, ortaya çıkan şey sadece bir ilahi veya bir ritim değil, kalpten kalbe kurulan bir köprü oluyor ve bu bağ sahici ve de çok derinden oluyor.
Kurulan bu gönül köprüsü, sadece sanatçı ile çocukları değil aslında birbirine yabancılaşmış, farklı mahallelerde yaşayan, farklı dilleri konuşan, farklı duyguları yaşayan koca bir toplumu da aynı kıyıda buluşturdu. Bireysel bir samimiyetin nasıl toplumsal bir kucaklaşmaya dönüşebileceğini, sokağın o tozlu ama sahici aynasından hep birlikte izliyoruz. ‘Hu’ nidası yükseldiğinde, aradaki tüm suni duvarlar birer birer yıkılmaya başladı.
Bu ‘Hu’ sadasının bir başka mucizesi de, bizi birbirimize bağlayan o görünmez ipleri yeniden görünür kılması oldu. Celal Karatüre’nin videolarına şöyle bir dönüp baktığımızda sadece bir sanatçıyı değil, toplumun her kesiminden insanın o ritme omuz verdiğini görüyoruz. Roman kültürünün o içten, dışa dönük ve hayat dolu neşesi, İslam’ın vakur ama müjdeleyen, kucaklayan diliyle birleşince ortaya çıkan şey, tam bir kardeşlik şölenine dönüştü. Takım elbiselisinden mahalle gencine, yaşlı dedesinden düne kadar o hırçın ‘drill’ şarkılarını mırıldanan çocuğuna kadar herkes, önyargılarını sokağın köşesinde bırakıp bu samimi halkaya dâhil oldu.
Bu tablo bize aslında çok güçlü bir hakikati haykırıyor. Maneviyat, hayatın dışında, sadece belirli kalıpların veya kapalı kapıların ardına hapsolmuş bir olgu değildir. Aksine hayatın tam içinde, neşesinde, terinde ve sokağın en tozlu yerindedir yani manevi iklimler dünyanın her yerini kuşatacağı bir özelliğe sahiptir. Bir Müslüman olarak, Allah’ın isminin bu kadar geniş bir kitleyi, hiçbir ayrım gözetmeksizin aynı samimi ritimde buluşturduğunu görmek, bugün en çok ihtiyacımız olan ‘birlik’ ruhuna verilmiş en güzel, en doğal cevaptır. O tozlu sokaklarda yankılanan ses, bize şunu hatırlattı, biz, en çok zikirde ve neşede birleşince güzeliz.
Sokağın bu muazzam ahenkli korosu bize gösteriyor ki bazen binlerce sayfalık bir kitabın anlatamadığı duyguları, tek ve samimi bir nida tüm dünyaya ilan edebiliyor. Toplumun her kesimini aynı ritimde buluşturan bu ‘Hu’ sadası, sadece kulaklarımızdaki pası silmekle kalmadı, aynı zamanda gönüllerimizdeki o tozlanmış umudu da yeniden yeşertti. Şimdi bu büyük tablodan biraz geri çekilip baktığımda, kendimi başladığım o noktada, 2011’in o mütevazı ama derin hatırasında buluyorum.
Zaman geçiyor, mecralar değişiyor, kuşaklar farklılaşıyor ama kalbin dili hep aynı kalıyor. 2011 yılında ilk kez dinlediğimde bende bıraktığı o eşsiz tadın, bugün sokaklarda bir neşe fırtınasına dönüşmesine şahitlik etmek, bir Müslüman olarak benim için tarif edilemez bir huzur vesilesidir. Teknik detayları, sosyal medya algoritmalarını veya müzikal tarzları bir kenara bırakıp sadece sonuca baktığımda gördüğüm tek bir hakikat var. Binlerce insana, her yaştan çocuğa ve gence, hiçbir zorlama olmadan, sadece sevdirerek ve neşe vererek ‘Allah’ dedirtmek… İşte başarının en takdir edici, en mübarek hali budur.
Celal Karatüre kardeşimizin başlattığı bu samimi yürüyüşün, sokağın tozunu manevi bir parıltıya dönüştüren bu yolun daim olmasını temenni ediyorum. Yolun açık, ‘Hu’ nidan eksik olmasın. Biliyoruz ki, samimiyetle ve ihlasla atılan her adımda, niyetler ve kalpler halis olunca Allah o işe bereketiyle tecelli eder. Ne mutlu bu güzel sese kulak verip, o büyük halkada kendine bir yer bulabilenlere…

YORUMLAR