Ana Sayfa Arama Yazarlar
Üyelik
Üye Girişi
Yayın/Gazete
Yayınlar
Kategoriler
Servisler
Nöbetçi Eczaneler Sayfası Nöbetçi Eczaneler Hava Durumu Namaz Vakitleri Gazeteler Puan Durumu
WhatsApp
Sosyal Medya
Uygulamamızı İndir
Alperen Varol / Halk Bilimci,Yazar
Alperen Varol / Halk Bilimci,Yazar

Geçmişten Günümüze Bir Türk Geleneği: Ad Vermek

Bozkırdan, İslam Medeniyetine Uzanan Kadim Bir Gelenek 

 

Bir insan hayatta ya ismiyle ya da namıyla yaşar. Bir insanın isminin önemli olmasının yanı sıra asıl önemli olan, o ismi çocuklarına koyacak olan ebeveynlerdir. Bu yüzden gerek İslamiyet öncesi Türklerde gerekse İslamiyet sonrası Türklerde çocuklara anlamlı ve güzel isimler koymak hep önemli bir konu olup, şuurlu tercihler şart olmuştur. 

Bu mevzunun önemini bildiğim, ad verme işini sadece “isim ver geç” olarak görmediğim ve de bu konuya ilgim olduğu için üniversite yıllarımda örfî, dinî ve bilimsel boyutu olan bu konuyla ilgili “Adbilim” dersini bilinçli şekilde tercih etmiştim. 

Ad dediğimiz şey, yalnızca bir ses dizisi değil, bir kültürün, bir inancın ve bir medeniyet tasavvurunun özetidir. Türklerde ad koyma ve ad alma geleneğinin tarihsel derinliğini öğrendikçe bu meselenin sıradan bir tercih olmadığını, üzerinde düşünülmesi gereken ciddi bir kimlik meselesi olduğunu daha iyi kavradım. 

Belki de bu yüzden, bugün çocuklara verilen adlara baktığımda sadece bir isim değil, bir yöneliş, bir aidiyet ve bazen de bir savrulma görüyorum. Ad meselesini mühim bulmamın sebebi tam da budur. Bir toplumun yarınını anlamak için, bugün çocuklarına hangi adları verdiğine bakmak yeterlidir. 

Bir toplumun çocuğuna verdiği ilk şey mal mülk değil, onun adıdır. Ad, yalnızca bir seslenme şekli değildir, kimliğin başlangıç noktasıdır. İnsan hayata bir adla katılır, toplum içinde o adla tanınır ve çoğu zaman o adın anlamıyla anılır. 

Türk kültüründe ad koyma eylemi bu yüzden çok önemli bir konu olmuştur. Verilen adlar, çocuğa yüklenen bir beklentilerdir. Ailenin, içinde bulunulan medeniyetin değerlerini yeni doğana aktarma biçimidir. Bu nedenle ad koyma geleneği hem tarihsel hem de inanç boyutuyla ele alınması gereken mühim bir konudur. 

İslamiyet öncesi Türk topluluklarında ad, güç ve cesaretle ilişkilendirilmiş, kişinin toplum içindeki yerini belirleyen bir unsur olmuştur. İslamiyet sonrasında ise ad, tevhid inancı ve ahlaki değerlerle daha doğrudan bağlantılı hâle gelmiştir. İçerik değişmiş olsa da bir çocuğa ad vermenin önemi ve ciddiyeti değişmemiştir. 

Türklerde ad koymak sıradan bir aile kararı değil, toplumsal bir hadise olarak görülmüştür. Çocuğun adı ile alın yazısı arasında bir bağ olduğuna inanılır, verilen adın, çocuğun kaderine eşlik edeceği düşünülürdü. Bu yüzden ad koyma, gelişi güzel değil, belirli bir düzen ve merasimle yapılırdı. 

Eski Türk topluluklarında bu merasim çoğu zaman bir şölen havasında gerçekleşirdi. Baba, akrabalarını ve dostlarını davet eder kendi imkânı ölçüsünde bir ziyafet düzenlerdi. Yemekten sonra söz, topluluğun saygın bir büyüğüne, boy başkanına ya da manevi otorite kabul edilen kişiye bırakılırdı. Çocuğa adı o verirdi. Böylece ad, yalnızca aile içinde değil, topluluk huzurunda kabul edilmiş olurdu. 

Bu durum bize şunu gösterir. Ad, bireysel değil kolektif bir karardır. Çocuğun kimliği, daha ilk andan itibaren toplumla birlikte şekillenir. 

Verilecek adın uğurlu ve yakışır olmasına özellikle dikkat edilirdi. Eğer çocuk sürekli hastalanırsa “adı ağır geldi” denilir ve isim değiştirilebilirdi. Bu inanış, ad ile kader arasında kurulan güçlü bağın folklorik bir yansımasıdır. 

Törende çocuğun ebesi de önemli bir yere sahipti. Ev sahibi gibi davranır, misafirlere ikramda bulunurdu. Bu ayrıntı bile ad koyma meselesinin sadece bir söz eylemi değil, toplumsal dayanışmayı pekiştiren bir ritüel olduğunu gösterir. 

Burada dikkat çekici olan nokta şudur. Ad, sadece çocuğa verilen bir kelime değildir, topluluğun o çocuğa yüklediği anlamdır. O anlamın uğurlu, güçlü ve yerinde olması için hem dua edilir hem de ortak irade devreye girer. 

Türk kültüründe ad, yalnızca doğumla tamamlanan bir kimlik değildir. Doğumla verilen bir başlangıçtır fakat asıl anlamı çoğu zaman hayatın içinde kazanılır. Bu anlayış, sözlü kültürün ve destan geleneğinin temel motiflerinden biridir. 

Türk dünyasının folklorik metinlerinde çocuk dünyaya gelir, büyür ancak gerçek kimliği bir sınavdan sonra belirginleşir. Yiğitlik gösteren, cesaret sergileyen, topluma fayda sağlayan genç, artık sıradan bir birey değildir. O andan itibaren adı, yaptığı iş ile anılır hâle gelir. Onun aldığı ad, bir eylemin sonucu olur. 

Bu anlayışın en belirgin örneklerini Dede Korkut Hikâyelerinde görmek mümkündür. Hikâyelerde gençler doğuştan bir şöhret taşımaz, mücadele eder, sınanır ve sonunda adlarını bileklerinin hakkıyla hak ederler. Bu, bireysel bir başarıdan çok toplumsal bir tescildir. Toplum o adı olmayan genci artık yeni adıyla kabul eder. 

Burada dikkat çeken husus şudur. Ad, kan bağıyla değil, erdemle ve icraatla gelir. Kişi soylu bir aileden gelebilir, fakat adının ağırlığını taşıması için cesaretini ve ahlakını ortaya koyması gerekir. Bu yönüyle ad almak, yalnızca bir kimlik değil, çocuğa sorumluluk bilinci yükleyen bir durumdur. 

Destan geleneğinde adın bir başka yönü daha vardır. Şöhret ve hafıza. Yapılan işler unutulsa dahi alınan adlar kalır. Böylece ad, bireyin ömrünü aşan bir anlam taşır, toplum hafızasına yerleşir. Sözlü kültürün kuşaktan kuşağa, dilden dile aktardığı şey çoğu zaman bu adlardır. 

Türk kültüründe çocuğa ad koyma veya çocuğun bir başarı göstererek kendi adını alması pasif bir işaret değildir. Ad, eylemle güçlenen, toplum tarafından onaylanan ve zamanla tarihsel bir değere dönüşen bir semboldür. 

Sözlü kültürün ve destan geleneğinin bize gösterdiği şey ad alma veya ad verme geleneğinin, Türk toplumunda her daim çok önemli olduğunu göstermiştir. Türk tarihinde alınan veya verilen adlar, kahramanlıkla kazanılan, topluluk huzurunda tasdik edilen ve hafızaya kazınan güçlü bir temsil ve kültür aktarımının da bir sembolü olmuştur. Dede Korkut Hikâyelerinde gördüğümüz bu kültür, çocuğun aldığı adın yalnızca bir kimlik değil, bir sorumluluk ve şeref meselesi olduğunu da gösterir. 

Zaman değişmiş, inanç dünyası dönüşmüş fakat Türklerde ad verme işinin ciddiyeti hiç değişmemiştir. Türklerin İslamiyet’i kabul etmesiyle birlikte çocuğa verilen adların içeriği farklı bir istikamete yönelmiştir. Destan çağında ad, daha çok yiğitliğin ve gücün nişanı iken, İslamiyet sonrasında ad, iman ve kulluk bilincinin ifadesi hâline gelmiştir. 

Bu dönemde çocuğa güzel ad koymak, sadece kültürel bir tercih değil, dini bir sorumluluk olarak da görülmüştür. Güzel anlam taşıyan, tevhid inancıyla çelişmeyen ve ahlaki değerleri yansıtan adlar tavsiye edilmiştir. Çocukların adları artık yalnızca topluma değil aynı zamanda manevi kimliğe de işaret etmektedir. 

Özellikle “abd” ile başlayan isimler, insanın kulluk bilincini isminin içinde taşımasını amaçlamıştır. Böylece insanın adı, bireye her çağrıldığında inancını hatırlatan kuvvetli bir sembole dönüşmüştür. 

Dikkat edilirse, değişen yalnızca içeriğin yönüdür. Destan döneminde ad nasıl bir şeref, cesaret ve sorumluluk yüküyse, İslamî dönemde de ad bir dua, inanç ve bilinç taşıyıcısı olmuştur. Çocuğa ad verme meselesindeki ciddiyet asırlar boyunca hiç değişmemiştir, yalnızca anlamın ve ad koyma sebebinin merkezi değişmiştir. 

İslamiyet öncesinden İslami döneme uzanan bu çizgide gördüğümüz hakikat şudur, değişen yalnızca çağlar ve devirler olmuştur, çocuğa ad verme meselesindeki ehemmiyet ise hiç değişmemiştir. Dün Oğuz beylerinin huzurunda tasdik edilen ad, bugün aile meclisinde konuluyor olabilir lakin ad verme mesuliyetinin omuzlarda taşıdığı yük hâlâ aynıdır. 

Üniversite yıllarımda seçmeli olarak aldığım adbilim dersinde, Türklerde ad koyma ve ad alma eyleminin yalnızca folklorik bir unsur değil, başlı başına incelenmesi gereken bir kültür, bilim ve kimlik meselesi olduğunu daha yakından görmüştüm. Adlar, dilin, inancın, tarih şuurunun ve toplumsal hafızanın günümüze tuttuğu aynadır. Bir toplum hangi kültürü yaşatıyorsa, hangi adları gelecek kuşaklara devretmek istiyorsa onu seçer. 

Bugün ise “moda” adı altında çocuklara yabancı ve köksüz isimler verilmesini gördükçe insan ister istemez hüzünleniyor. Kültür dünyamızla, inanç kodlarımızla ve dilimizin ruhuyla irtibatı olmayan isimlerin bir heves uğruna tercih edilmesi, aslında adın taşıdığı derinliği göz ardı etmek demektir. Özellikle yabancı futbolcuların ya da popüler kültür figürlerinin isimlerini çocuklara vermek, geçici bir hayranlığı kalıcı bir kimliğe dönüştürmek anlamına gelir. Oysaki kişiler ve hayranlıklar geçicidir, çocuklara verilen adlar ise kalıcıdır. 

İslamiyet ise bu meseleye daha da yüksek bir bilinç kazandırmıştır. Peygamber Efendimiz Muhammed (s.a.v)’in şu hadisi bu konudaki ölçüyü açıkça ortaya koyar: 

“Siz kıyamet gününde kendi isimleriniz ve babalarınızın isimleriyle çağırılacaksınız. Öyleyse çocuklarınıza güzel isimler koyunuz.” (Ebû Dâvûd, Edeb, 61) 

Bu uyarı, çocuğa ad koymanın sadece dünyevî bir mesele olmadığını, aynı zamanda ahiretle de ilgisi olduğunu gösterir. Müslüman bir fert için isimler bir kimlik kartından ibaret değildir. Bir dua, bir niyet ve bir istikamet çizmektir. Çocuğa verilen her güzel anlamlı ad, onun karakterine yön vermesini temenni eden bir istikamettir. 

İslamiyet öncesi dönemde ad yiğitliğin nişanıydı, İslamî dönemde iman ve kulluk bilincinin işareti oldu. Bugün ise ad, kimliğimizin hangi kaynaktan beslendiğini gösteren sessiz ve güçlü bir beyandır. Bu yüzden çocuklarımıza manalı, anlamı güzel ve kökleri sağlam adlar vermeliyiz. Ad, bir çocuğa bırakılan ilk mirastır ve her miras gibi onu da bilinçle ve sorumlulukla seçmek gerekir. Anne ve babalar modaya değil,  kendi özüne uygun isimler tercih etmelidirler… 

YORUMLAR

2 adet yorum var

  1. Çok güzel bundan daha öncede annen duruma koymuştu bir yazını onunda çok beğendim Allah yolunu açık etsin

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

YAZARLAR
TÜMÜ

SON HABERLER