Ana Sayfa Arama Yazarlar
Üyelik
Üye Girişi
Yayın/Gazete
Yayınlar
Kategoriler
Servisler
Nöbetçi Eczaneler Sayfası Nöbetçi Eczaneler Hava Durumu Namaz Vakitleri Gazeteler Puan Durumu
WhatsApp
Sosyal Medya
Uygulamamızı İndir
Mete Demir/İletişim Uzmanı
Mete Demir/İletişim Uzmanı

Hilal ve Kılıç: Ankara-Riyad-İslamabad Ekseniyle Geleceğe Yürüyüş

Küresel sistemin tek kutuplu dünyadan çok kutuplu bir belirsizliğe evrildiği, “tarihin sonu” denilen masalın yerini sert reelpolitiğe bıraktığı bir dönemden geçiyoruz. Batı’nın stratejik kibrinin gerilediği, Doğu’nun ise kendi içinde yeni güç odakları aradığı bu tabloda; Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan arasında filizlenen muhtemel ittifak, sadece bir diplomatik yakınlaşma değil, yükselen bir güç ekseninin müjdecisidir. Bu üçlünün bir araya gelmesi, romantik bir birliktelikten ziyade, değişen dünya düzeninde hayatta kalma ve oyun kurma zorunluluğunun doğal bir sonucudur.

Bu ittifakın temelini, birbirini kusursuz şekilde tamamlayan stratejik sütunlar oluşturmaktadır. Türkiye, artık sadece bir ittifak üyesi değil, kendi İHA/SİHA teknolojisini üreten, yerli savunma sanayii ile bağımsız hareket kabiliyetini tescillemiş bir bölgesel akıldır. Bu birliğe operasyonel tecrübe ve teknolojik derinlik katan Ankara’nın karşısında, İslam dünyasının tek nükleer gücü olan ve Güney Asya’nın jeostratejik kilidini elinde tutan Pakistan bulunmaktadır. Pakistan’ın askeri disiplini ve nükleer caydırıcılığı, bu ittifakın sarsılmaz savunma kalkanını temsil ederken; “Vizyon 2030” ile kabuk değiştiren Suudi Arabistan’ın devasa finansal gücü ve enerji hegemonyası bu yapının ekonomik motoru niteliğindedir.

Milliyetçi bir perspektifle bakıldığında, bu tablonun en kıymetli yanı dışa bağımlılığı minimize etme potansiyelidir. Yıllarca Batı’nın güvenlik şemsiyesi altında, onların çizdiği sınırlar içinde hareket etmeye zorlanan bu aktörler, artık kendi göbeklerini kesme iradesi sergilemektedir. Doğu Akdeniz’deki Türk haklarından, Basra Körfezi’nin güvenliğine ve Hint Okyanusu’ndaki stratejik geçiş yollarına kadar uzanan bu hat, küresel ticaretin ve enerji jeopolitiğinin rotasını yeniden belirleme kapasitesine sahiptir. Türkiye’nin enerji merkezi olma hedefi, Suudi kaynakları ve Pakistan’ın lojistik koridorlarıyla birleştiğinde, emperyalist odakların bölge üzerindeki vesayeti kökten sarsılacaktır.

Elbette reelpolitik dünyasında riskler büyüktür ve bölgesel rakipler ile küresel güçlerin bu bloğu sabote etme girişimi kaçınılmazdır. Ancak Türk devlet aklı, statükoyu korumayı değil, bölgenin kaderine bölge devletlerinin karar vermesini esas alır. Ankara, Riyad ve İslamabad hattı, Türk devletinin tarihsel vizyonuna lojistik ve finansal bir zemin hazırlarken, aynı zamanda mazlum milletlerin kendi savunma ve ekonomik saflarını sıklaştırması anlamına gelir.

Eğer bu üç devlet milli çıkar ve savunma ortaklığı paydasında buluşabilirse, 21. yüzyıl sadece bir denge arayışı değil, Türk ve müttefiklerinin yükseliş çağı olarak tarihe geçecektir.

Vakit, bölgesel paktlar üzerinden küresel bir güç odağı inşa etme vaktidir.

YORUMLAR

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

YAZARLAR
TÜMÜ

SON HABERLER