Hayat, çoğu zaman farkına varmadan etrafında toplandığımız büyük bir masadır. Bu masa, bize doğduğumuz anda sunulur; üzeri zamanla anılarla, insanlarla, sözlerle, suskunluklarla dolar. Kimi sandalyeler geçicidir, kimi ağır ve kalıcı. Kimi insanlar bu masaya sadece bir ders bırakmak için oturur, kimileri ise kalkmamak üzere yerini alır.
Bazıları gelir, sessizce oturur. Çok konuşmazlar ama varlıklarıyla öğretirler. Bir bakışla, bir cümleyle, bazen de bir hayal kırıklığıyla… Onların masadaki yeri bellidir ama süreleri sınırlıdır. Zamanı geldiğinde kalkarlar. Ardından geriye boş bir sandalye değil, öğrenilmiş bir hakikat kalır. Sabretmeyi öğretmişlerdir, sınır çizmeyi, vazgeçmeyi ya da devam etmeyi. Onlar gittikten sonra masa aynı masa değildir; çünkü insan, öğrendiği hiçbir şeyden sonra eskisi gibi oturamaz.
Bazıları çok erken gelir. Çocuklukta, gençlikte… İlk dostlar, ilk sevdalar, ilk hayal kırıklıkları. Onlar sayesinde insan, bağ kurmayı öğrenir. Güvenmeyi, paylaşmayı, kaybetmeyi… Çocukken çok şey anlatmazlar ama gittiklerinde büyük bir boşluk bırakırlar. Çünkü insan, bazı eksiklikleri ancak büyüdüğünde fark eder. O yaşta anlam veremediği gidişler, yıllar sonra bir sızıya dönüşür.
Bazıları ise masaya fırtına gibi gelir. Gürültü yapar, düzeni bozar, tabakları yerinden oynatır. İlk başta karmaşa yaratırlar ama asıl öğrettikleri, insanın neye tahammül edemediğidir. Onlarla geçirilen zaman yorucudur; fakat kalkıp gittiklerinde, insan kendi içindeki sessizliği daha iyi tanır. Bu insanlar, masaya huzur getirmez belki ama insanın kendini tanımasına aracılık eder.
Bir de hiç kalkmayanlar vardır. Hayatın başından sonuna kadar aynı sandalyede oturanlar… Onlar masanın parçası olur. Yoklukları düşünülemez, varlıkları sorgulanmaz. Zamanla sesleri masanın sesi, suskunlukları evin duvarları gibi olur. Onlarla birlikte yaşlanır masa; çizikleri artar ama anlamı derinleşir. Bu insanlar öğretmekten çok paylaşırlar. Öğreti, onların yanında fark edilmeden öğrenilir. Güven böyle oluşur, aidiyet böyle büyür.
Ama hayatın masası adil değildir. Her oturan, kalmayı hak etmez; her kalkan, unutulmayı. Bazen insan, kalkmaması gerekenin gidişine tanık olur. Bazen de gitmesi gerekenin ısrarla oturduğunu görür. İşte o an, masanın asıl sınavı başlar. İnsan, kimi zaman bir sandalyeyi kendisi çekmek zorunda kalır. Çünkü hayat, masada kimin kalacağına her zaman kendiliğinden karar vermez.
Zaman ilerledikçe masa değişir. Üzerindeki örtü eskir, tabaklar kırılır, sandalyeler eksilir. Ama masa hâlâ oradadır. Çünkü hayat, gidenlerden çok kalanlarla değil; öğretilenlerle ayakta durur. Masadan kalkan herkes, ardında bir iz bırakır. Kimi iz derindir, kimi silik. Ama hepsi, masanın hikâyesine dahildir.
Ve insan, günün birinde şunu anlar: Mesele masada kimin ne kadar kaldığı değil, oturduğu süre boyunca ne bıraktığıdır. Kimileri bir ömür oturur ama hiçbir şey öğretmez. Kimileri kısa bir an için gelir ve insanın tüm hayatını değiştirir.
Hayatın masası, bu yüzden kalabalık değil; anlamlıdır.
Sonunda insan, kendi sandalyesine bakar. Ne öğrettiğini, ne öğrendiğini düşünür. Çünkü herkes, bir başkasının hayat masasında ya geçici bir misafir ya da kalıcı bir yer olur. Ve hayat, masadan kalkma vakti geldiğinde geriye sadece şunu sorar:
“Sen, bu masada ne bıraktın?”
Bir yük mü, bir iz mi?

YORUMLAR