Edebiyat eleştirmenlerinin en büyük yanılgısı, bir metni sadece üslup üzerinden değerlendirmektir. Hâlbuki Oscar Wilde veya Lewis Carroll gibi isimleri okurken karşımıza çıkan o akıcı, pürüzsüz ve hayranlık uyandıran dil, aslında bir nevi estetik anestezi işlevi görüyorlar. Yazarlar, kelimeleri öyle bir ahenkle yazıyorlar ki okurlar o satırların arasına gizlenmiş ahlaki çöküşü, marazi eğilimleri ve çarpık dünya görüşünü fark etmiyor, hatta bazen bunları sanatsal bir devrim sanıyorlar.
Bir zehrin kristal bir kadeh içinde sunulması, onun zehir olma vasfını değiştirmemektedir. Wilde’ın cümleleri ne kadar parlaksa, savunduğu o sınırsız hedonizm ve insan ruhunu metalaştıran yaklaşımı da bir o kadar karanlıktır. Biz bugün “klasik” diye raflara dizdiğimiz birçok eserin kapağını açtığımızda, aslında bir yazarın kendi içsel yozlaşmasını topluma bulaştırma çabasına şahitlik ediyoruz. Dilin akıcılığı, bu yazarların ustalığı sadece gizli haz ve düşüncelerinin sakatlığını örtmek için kullandıkları bir maskedir.
Wilde’ın tek romanı olan Dorian Gray’in Portresi, bu maskenin altındaki en çarpıcı örnek olabilir. Kitabı dikkatle incelediğimizde, karşımıza çıkan manzara sanatsal bir hayranlıktan ziyade, derin bir kadın düşmanlığı ve bastırılmış bir eşcinsel saplantıdır. Özellikle Basil Hallward ve Lord Henry karakterlerinin Dorian’a duyduğu o marazi ilgi, yazarın kendi iç dünyasındaki karmaşanın kâğıda dökülmüş halidir. Dorian bir kadına, Sybil Vane’e âşık olduğunda bu iki karakterin takındığı tavır, aslında evliliği ve kadın-erkek ilişkisini “bayağılık” olarak gören sakat bir zihniyetin tezahürüdür. Onlar için kadın, sadece hazzın önünde bir engeldir.
Wilde, bu karakterler üzerinden kendi yozlaşmış dünyasını birer “üstün insan” felsefesi gibi sunarken, aslında “üzüm üzüme baka baka kararır” misali, birbirini çürüten bir insan topluluğunun trajedisini resmetmektedir. Lord Henry’nin zehirli fikirleriyle Dorian’ı, Dorian’ın ise kendi güzelliğini bir silah gibi kullanarak çevresindekileri bir bataklığa çekmesi, yozlaşmanın ne kadar bulaşıcı olduğunu kanıtlar. Bu noktada karşımıza çıkan tablo şudur: “Körle yatan şaşı kalkar.” Wilde, edebiyatın gücünü kullanarak ahlaki bir çöküşü kutsarken, aslında ruhu kararmış karakterlerin birbirini nasıl yok ettiğini de itiraf etmektedir.
Wilde’ın ve benzeri yazarların dünyasında yozlaşma sadece ahlaki bir çürüme ile sınırlı kalmaz, bu çürümeye derin bir kültürel kibir ve ikiyüzlülük eşlik eder. “Dorian Gray’in Portresi”nde yazarın bir yandan eşcinsellik ve sınırsız hedonizm ile toplumsal değerleri yerle bir ederken, diğer yandan halılardan, süslemelerden bahsettiği bölümlerde Türkleri ve Müslümanları hedef alması bu ikiyüzlülüğün en somut kanıtıdır. Wilde, kendi sapkınlıklarını “modern birer felsefe” gibi pazarlarken, Peygamberimiz üzerinden İslam’a ve Türk kültürüne yaptığı göndermelerle adeta bir “Hristiyan milliyetçisi” kesilmektedir.
Bu durum, Batı merkezli “özgürlük” anlayışının ne kadar sakat ve tek taraflı olduğunun bir göstergesidir. Kendi iç dünyasında ahlaki bir bataklığın içinde yüzen, eşcinselliği ve hazcılığı kutsayan bir zihniyetin, Osmanlı’yı, İslam’ı ve Türkleri aşağı görmeye çalışması tam bir trajikomedidir. Bize “sanatın özgürleştirici gücünden” bahsedenlerin, kendi karanlıklarında boğulurken bile başka medeniyetleri “barbar” görme kibri, aslında savundukları o “sakat düşünce” sisteminin bir başka tezahürüdür. Wilde ve onun gibi yazarlar, topluma ahlaksızlığı bir devrim gibi sunarken, kendi kültürel önyargılarının ve kibirlerinin kölesi olmaktan asla kurtulamamışlardır.
Oscar Wilde’ın “sakat” düşünceleri sadece kâğıt üzerinde kalmamıştır. Kitabının yayınlanmasından kısa bir süre sonra, Wilde, 1895 yılında Viktorya dönemi İngiltere’sinde eşcinsel ilişkileri nedeniyle “ağır ahlaksızlık” (gross indecency) suçlamasıyla tutuklanmış ve iki yıl ağır hapis ve kürek cezasına çarptırılmıştır. Bu savunduğu o sınırsız hedonizmin bedelidir. Wilde, diliyle ahlaki yozlaşmayı kutsarken, aslında kendi sonunu da ilmek ilmek örmüştür. Edebiyat dünyasındaki bu karanlık, sadece yetişkinlerin dünyasındaki yozlaşmayla sınırlı değildir, çok daha ürkütücü olanı, bu marazi eğilimlerin “masumiyet” maskesi altında çocukların dünyasına, yani masallara ve çocuk edebiyatına dahi sızmış olmasıdır.
Bu noktada karşımıza çıkan en çarpıcı ve rahatsız edici isimlerden biri, Alice Harikalar Diyarında’nın yazarı Lewis Carroll’dır. Carroll, dünya edebiyatının en masum ve yaratıcı eserlerinden birini kaleme almış gibi görünse de, gerçek hayatta ilham kaynağı olan küçük Alice Liddell ve diğer kız çocuklarına duyduğu saplantılı ilgi, edebiyatın pedofili ile imtihanının en karanlık sayfalarından biridir. Carroll’ın çektiği tartışmalı fotoğraflar ve yazdığı mektuplar, sanatın bazen en ağır sapkınlıkları örtbas etmek için nasıl bir “estetik perde” olarak kullanılabileceğini göstermektedir. Wilde’ın eşcinsel yozlaşmasından, Carroll’ın pedofili eğilimlerine uzanan bu yol, edebiyat tarihinin sadece birer dil ve üslup meselesi değil, bizzat ahlaki çürüme gibi meselelerin tam ortasında olduğunu kanıtlar niteliktedir.
Lewis Carroll’ın ‘Alice Harikalar Diyarında’ eseri, bu ‘masumiyet maskesinin’ arkasına saklanan sinsi bir tuzaktır. Kitaptaki ‘Beyaz Tavşan’ figürü, sadece bir masal unsuru değil, okuru rasyonel ve ahlaki dünyasından koparıp yazarın kendi karanlık ‘tavşan deliğine’, yani o dipsiz pedofili bataklığına çeken bir illüzyonisttir. Tavşanın ‘geç kaldım’ telaşı, aslında yazarın kurbanlarını kendi kurguladığı o çarpık ve kuralsız, sadece haz ve eğlence olan hedonist dünyaya bir an önce sürükleme arzusunun metaforudur. Okur, dilin o akıcı ahengine kapıldığında, aslında Carroll’ın gerçek hayattaki saplantılarının bir ‘sanat kalkanı’ arkasına nasıl gizlendiğini fark etmez, o dehlizlere adım attığında ise artık o zehirli estetiğin bir parçası haline gelmiştir.
Edebiyatın bu karanlık koridorları sadece Wilde veya Carroll ile bitmiyor, “üzüm üzüme baka baka kararır” sözünü doğrularcasına, bu marazi eğilimleri bizzat eyleme döken ve bunu “sanat” kisvesiyle meşrulaştıran başka isimler de var. Örneğin, Fransız edebiyatının nobel ödüllü ismi André Gide, sadece bu eğilimleri yaşamakla kalmamış, “Ahlaksız” gibi eserlerinde küçük yaşlardaki erkek çocuklarına duyulan ilgiyi felsefi bir zeminde savunmaya kalkmıştır. Onun dünyasında ahlaksızlık, bir özgürleşme aracı olarak pazarlanır.
Yine bir başka uç örnek olan Marquis de Sade, “sadizm” teriminin isim babası olarak, yazdığı her satırı bizzat denediği işkence ve alıkoyma suçlarıyla beslemiştir. Onun için haz, başkasına acı çektirmekle eşdeğerdir ve bu “sakat” düşünce yapısı, insan onurunu hiçe sayan birer metin yığını olarak karşımıza çıkar. Modern edebiyatın “ikon” haline getirdiği William S. Burroughs ise ağır uyuşturucu bağımlılığı, eşcinsel saplantıları ve daha da kötüsü, bir eğlence sırasında karısını kafasından vurarak öldürmesiyle, savunduğu o kuralsız ve yozlaşmış hayatın bedelini çevresindekilere ödetmiştir.
Tüm bu isimlerin ortak noktası, dil yeteneğiyle, toplumun “pislik” veya “suç” olarak gördüğü eylemleri birer “aykırı sanatçı tavrı” gibi sunmalarıdır. “Körle yatan şaşı kalkar” mantığı burada da işler. Bu yazarların metinlerine sızan o marazi ruh hali, sadece kurgusal tercihler değil, birer karakter çöküşünün itirafıdır. Sanatın bu kadar ağır ahlaki kusurları örtmek için bir kalkan olarak kullanılması, edebiyat tarihinin en büyük ikiyüzlülüğüdür.
Mesele sadece modern edebiyatın aykırı kalemleriyle sınırlı kalsaydı, belki bu durumun üzerinde durulmazdı. Bu ahlaki çürüme ve yozlaşma ise en savunmasız olduğumuz yerden, çocukluğumuzun o tozpembe masallarından itibaren ruhumuza sızdırılmaya başlanmıştır. Bugün uyumadan önce çocuklarımıza anlattığımız masalların orijinal köklerine, Grimm ve Perrault öncesi sözlü geleneklerine indiğimizde karşımıza çıkan manzara tam bir dehşet vesikasıdır.
Örneğin, bugün romantik bir öpücükle uyandığını sandığımız Uyuyan Güzel (Basile’nin 1634 tarihli anlatısında), aslında uykusunda bir kralın tecavüzüne uğrar ve uykudayken hamile kalarak ikiz bebek dünyaya getirir. Keza Kırmızı Başlıklı Kız’ın ilk versiyonlarında kurt, kızı yatağa davet eder ve bu sahneler açıkça bir cinsel istismar alt metni taşır. Pamuk Prenses’in orijinalinde ise kötü kraliçe aslında üvey anne değil öz annedir ve kızının ciğerlerini yiyerek onun gençliğini çalmak ister. Bu örnekler, edebiyatın pedofili, nekrofili ve aşırı şiddetle olan bağının ne kadar eskiye ve derine gittiğini gösteren sakat başlangıçlardır.
Burada asıl tehlike, bu marazi yapıların eğitici bir kılıfla sunulmasıdır. Bu, kelimenin tam anlamıyla bir pedagojik ihanettir. Çocukların tertemiz zihinlerine, masumiyet maskesi altında tecavüzün, istismarın ve şiddetin tohumları ekilmiştir. Öğüt verme bahanesiyle sunulan bu karanlık, aslında çocukların bilinçaltına yozlaşmış bir dünyanın kapılarını aralar.
Bu noktada, masalların sadece anonim kökenlerindeki şiddete değil, bu masalları derleyen ve yazan isimlerin kendi iç dünyalarındaki karmaşaya da bakmak gerekir. Bu yozlaşma zincirinin en melankolik ve bir o kadar da tartışmalı halkalarından biri de hiç şüphesiz Hans Christian Andersen’dir.
Andersen, bugün çocukların dünyasını süsleyen masalların yaratıcısı olarak bilinse de, onun kalemi aslında kendi bastırılmış cinsel kimliğinin ve topluma duyduğu aidiyetsizliğin bir dışavurumudur. Andersen’in mektupları ve günlükleri incelendiğinde, erkeklere duyduğu tutkulu ve karşılıksız aşkların izleri açıkça görülür. Özellikle arkadaşı Edvard Collin’e yazdığı, “Sana bir kadın gibi hayranım…” minvalindeki ifadeler, onun duygu dünyasındaki o “sakat” ve dönemine göre kabul edilemez görülen eğilimlerin kanıtıdır.
Bu durumun pedagojik tehlikesi ise, yazarın bu karşılıksız ve marazi duygu dünyasını masalların alt metnine gizlemiş olmasıdır. Örneğin, Küçük Deniz Kızı masalı aslında ulaşılamaz bir erkeğe duyulan aşkın, kendi kimliğinden vazgeçmenin ve bu uğurda çekilen fiziksel acının bir metaforudur. Andersen’in kendi hayatındaki bu karşılıksız eşcinsel arzuları, çocuklara “fedakârlık” ve “sevgi” maskesi altında sunulmuş ancak arka planda bir “kendi olamama” ve marazi bir “başkası için acı çekme” güzellemesine dönüşmüştür.
Wilde’ın kibrinden Carroll’ın saplantılarına, Gide’ın ahlaksızlığından Andersen’in bastırılmış dünyasına ve masalların o kirli köklerine kadar konuştuğumuz her şey bizi tek bir gerçeğe çıkarır. Edebiyat her zaman bir arınma aracı değildir, bazen bir yozlaşma aktarım mekanizmasıdır.
Eğer bizler, estetikli dillere ve akıcı üsluplara aldanıp bu sakat düşünceleri zihnimize filtresiz kabul edersek, yozlaşma zincirinin sessiz bir halkası haline geliriz. Sanatın görevi, sapkınlıkları estetik bir uyuşturma ile normalleştirmek değil, insanın ruhunu yukarıya taşımaktır. Kristal kadehlerde sunulan zehirleri reddetmek, her okurun ve her yazarın ahlaki sorumluluğudur.
Unutmamalıyız ki, “üzüm üzüme baka baka kararır” ve biz hangi zihniyetin bahçesinde dolaşırsak, ruhumuz da o bahçenin rengine bürünür. Edebiyat bir aynadır, bu aynanın bizi mi güzelleştireceğine yoksa içimizdeki en karanlık dehlizleri mi besleyeceğine biz karar verebiliriz.

✔️🎯💯💥👏👏👏