İnsan, en çok da var sandığı şeylerin gölgesinde kaybolur. Çünkü bazı şeyler vardır ki, ne tam anlamıyla vardır ne de yoktur; yalnızca alışkanlıklarımızın, korkularımızın ve umutlarımızın arasında sıkışıp kalmış bir yanılsama gibi sürüklenirler. Oysa gerçek, çoğu zaman bu iki uç arasında bir yerde değil, tam ortasında bir boşlukta durur. Ve o boşluk, sandığımız kadar dolu değildir.
Bir şeyin varlığı, yalnızca onun adını koymakla başlamaz. Onu hissetmek gerekir; dokunamasan bile ağırlığını taşıyabilmek, görmesen bile yokluğunda eksilmek gerekir. Eğer bir şey, kalbinin en sessiz anlarında sana kendini hatırlatmıyorsa, geceyle baş başa kaldığında zihnine düşmüyorsa, onun varlığından söz etmek ne kadar mümkündür? Belki de bazı şeyler, sadece var olduklarına inanmak istediğimiz için vardır.
Manevi anlamda da böyledir bu. İnsan, bazen bir bağın sürdüğüne inanır; oysa o bağ çoktan çözülmüş, sadece alışkanlıkların düğümleri kalmıştır geriye. İçinde bir sıcaklık hissetmediğin, sana ait bir iz taşımayan bir şeyin varlığı, yalnızca bir hatıradan ibarettir. Ve hatıralar, ne kadar güçlü olursa olsun, bugünün gerçeğini değiştirmez. Onlar geçmişin yankılarıdır; var gibi duyulan ama aslında çoktan susmuş sesler.
Maddi dünyada da durum farklı değildir. Sahip olduğunu düşündüğün şeyler, eğer sana bir anlam katmıyorsa, eğer onların yokluğu seni eksiltmeyecekse, gerçekten senin midir? Bir şeyin sana ait olması, onun seninle bir bağ kurmasıyla mümkündür. Aksi halde, sadece yanından geçen bir gölge gibi kalır hayatında. Varlığıyla yokluğu arasında bir fark hissetmediğin her şey, aslında çoktan yok olmuştur; yalnızca sen fark etmemişsindir.
İnsan çoğu zaman yokluğun farkına varmakta gecikir. Çünkü yokluk, sessizdir. Gürültü yapmaz, kendini hatırlatmaz. Yavaş yavaş çekilir hayatından bir şeyler ve sen, o boşluğun yerini başka şeylerle doldurmaya çalışırken aslında neyi kaybettiğini anlamazsın. Ta ki bir gün durup baktığında, elinde kalanların seni doldurmadığını fark edene kadar. İşte o an, var sandığın şeylerin aslında hiç var olmadığını anlarsın.
Var ile yok arasında bir çizgi yoktur. Çünkü gerçekten var olan şey, kendini hissettirir. Varlığıyla içini doldurur, yokluğuyla seni eksiltir. Eğer bir şeyin yokluğu seni sarsmıyorsa, onun varlığı da seni hiçbir zaman tam anlamıyla tamamlamamıştır. Bu yüzden, arada kalmışlık bir yanılsamadır. Ya vardır, ya yoktur. Ve çoğu zaman, insanın “belki” dediği şeyler, aslında çoktan “yok” olmuştur.
Belki de en büyük cesaret, bunu kabul edebilmektir. Var sandığın şeylerin yokluğunu görmek, kendine dürüst olabilmek… Çünkü insan, ancak yok olanı serbest bıraktığında gerçekten var olanı fark edebilir. Aksi halde, gölgelerin arasında yaşamaya devam eder; var sandığı ama aslında hiç dokunamadığı şeylerin peşinde.
Ve sonunda anlar:
Bazı şeyler hiçbir zaman yarım kalmaz.
Onlar ya başından beri yoktur,
ya da sen onları var sanmışsındır.

YORUMLAR