Sadece üç gün önce, tarihimizin en büyük ama bir o kadar da mahzun zaferlerinden birinin, 29 Nisan 1916 Kut’ül Amare Zaferi’nin 110. yıl dönümünü geride bıraktık. Bir edebiyatçı ve tarih meraklısı olarak, bu zaferi sadece askeri bir başarı olarak değil; Türkistan bozkırlarından gelip Mezopotamya çöllerine kök salan o sarsılmaz “Türk sebatının” en görkemli tezahürü olarak görüyorum.
Kut’ül Amare; sadece bir İngiliz tümeninin teslim alınması değil, dönemin “üzerinde güneş batmayan imparatorluğuna” atılmış en ağır şamardır.
1. Kuşatmanın Başlangıcı: Çölde Kırılan Gurur
Birinci Dünya Savaşı’nın o karanlık yıllarında, İngiliz General Townshend komutasındaki 6. Tümen, Bağdat’ı ele geçirme hayaliyle ilerliyordu. Ancak Selman-ı Pak Muharebesi’nde Türk ordusunun sert kayasına çarptılar. Geri çekilmek zorunda kaldıkları Kut kasabasında, 4,5 ay sürecek bir kuşatma çemberine hapsoldular.
İngiliz askeri tarihi, Kut kuşatmasını “en aşağılayıcı teslimiyet” olarak kaydeder. Çünkü orada sadece açlık ve susuzlukla değil; Halil (Kut) Paşa ve Nurettin Paşa komutasındaki Türk askerinin, süngü süngüye verdiği o çelikten iradeyle çarpıştılar.
2. İttihatçı Ruh ve Halil Paşa’nın Vasiyeti
Bu zaferin mimarlarından biri olan Halil Paşa, İttihat ve Terakki’nin o “ya istiklal ya ölüm” diyen tavizsiz kuşağının temsilcisiydi. Zaferden sonra yayınladığı günlük emirde askerlerine şöyle sesleniyordu:
“Aslanlar! Bütün Türklere şeref ve şan, İngilizlere kara meydan olan şu kızgın toprağın güneşli semasında şehitlerimizin ruhları şad ve handan uçarken, ben de hepinizin pak alınlarından öperek cümlenizi tebrik ederim… İşte Türk sebatı, İngiliz inadını kırdı.”
Bu satırlar, bir komutanın sadece zaferini değil; bin yıllık bir askeri geleneğin Mezopotamya’da yeniden şahlanışını anlatır. İngilizler, kuşatmayı kırmak için rüşvet (2 milyon sterlin) teklif edecek kadar çaresiz kalmışlar, ancak Halil Paşa bu teklifi tarihin çöplüğüne fırlatmıştır.
3. Teslimiyet: 13 Bin Esir ve Sükût-u Hayal
29 Nisan sabahı, 5 general, 481 subay ve 13.300 İngiliz askeri Türk ordusuna teslim oldu. Bu, İngilizlerin Çanakkale’den sonra aldığı en büyük ikinci yenilgiydi. Londra gazeteleri sarsılmış, İngiliz prestiji “şark” coğrafyasında yerle bir olmuştu. Kut kasabası, bir imparatorluğun kibri için mezarlık; mazlum bir milletin dirilişi için ise meşale olmuştu.
4. Neden Unutturuldu? Neden Hatırlamalıyız?
Kut’ül Amare, 1952 yılına kadar “Kut Bayramı” olarak kutlanırken, Türkiye’nin NATO’ya giriş süreciyle birlikte İngilizlerin talebi ve dönemin siyasi konjonktürü gereği sessizce unutturulmaya çalışıldı. Ancak tarih, toz tutsa da paslanmaz.
Bugün Türk dünyasının entegrasyonundan, Turan ülküsünden ve “Türkistan’dan Anadolu’ya kurulan köprülerden” bahsediyorsak; Kut’ül Amare’de omuz omuza savaşan Kürt, Türk ve Arap kardeşlerin, ortak bir İslam ve Türklük paydasında birleşen o “İmparatorluk bakiyesi” ruhu iyi analiz etmeliyiz.
Bir Asır Sonra Kut’ül Amare
2026 yılından geriye dönüp baktığımızda; Kut’ül Amare bize gösteriyor ki; lojistik yetersizliklere, açlığa ve her türlü imkansızlığa rağmen Türk askeri, eğer başında inançlı bir komuta kademesi varsa dünyayı dize getirebilir.
Bu zafer, sadece geçmişin bir anısı değil; geleceğin “Büyük Türk Birliği” yolunda, zorluklara karşı nasıl direnilmesi gerektiğini öğreten bir pusuladır.
Kut’ül Amare’nin aslanlarını, Halil Kut Paşa’yı ve o kızgın kumlar altında isimsiz yatan binlerce şehidimizi rahmetle anıyoruz.
Sönmeyen ateş, dinmeyen hasret ve bitmeyen bir irade: İşte Kut’ül Amare!

YORUMLAR