Hiçbir şey dışarıdan göründüğü gibi değildir. Bu artık bir düşünce değil, gecikmiş bir kabuldür. İnsan ise bu gerçeği en son öğrenen varlıktır; çünkü en çok konuşan, en az yaşayan odur.
Çoğu insan hayatı deneyimle değil, yorumla tüketir. Gördüğünü anlamaya çalışmaz; gördüğünü hükme çevirir. Duyduğu parçaları birleştirip kendine “gerçek” üretir. Sonra da o ürettiği yarım hakikatle başkalarını yargılar. Bu bir bilgi değil, alışkanlık haline gelmiş bir yüzeyselliktir.
Bakmak ile görmek arasındaki fark tam burada bir uçuruma dönüşür. Bakmak tembelliktir; görmek ise bedel ödemeyi gerektirir. Çünkü görmek, insanın kendi yanılgısıyla yüzleşmesini zorunlu kılar. Ve insan en çok kendine kördür.
Hayatın en sert yanı da budur: İnsan, küçümsediği her şeyi bir gün yaşamak zorunda kalır. Ve o an geldiğinde artık “eleştiren” değildir; “içinde kalan” olur. Yargı ile deneyim yer değiştirir, kibir yerini sessizliğe bırakır.
Ama herkes aynı noktaya gelmez. Kimi sorgular, kimi inkâr eder. Kimi “yanılmışım” der, kimi “zorundaydım” diyerek kendini temize çeker. Fakat gerçek değişmez: Yaşanmadan verilen her hüküm eksiktir, çoğu zaman da haksızdır.
“Ben neden bunu yaptım?” sorusu, çoğu zaman geç kalmış bir vicdan kırıntısıdır. Çünkü insan, ancak içine düştüğü şeyin anlamını öğrenmeye başlar. Öncesi sadece tahmindir; adı ne kadar iddialı olursa olsun.
Acı, anlatılarak öğrenilen bir şey değildir. Acı, insanın karakterini söken bir deneyimdir. Bu yüzden başkalarının hayatı hakkında kurulan her cümle, aslında kuran kişinin bilgisizliğini ele verir. İnsan, bilmediği şeye hükmetme cesaretini çok kolay bulur.
Toplum dediğimiz yapı da bu kolaylığın üzerine kurulur: Görmeden konuşanlar, yaşamadan bilenler, anlamadan karar verenler… Herkesin her şey hakkında fikri vardır ama kimsenin sorumluluğu yoktur. Bu, çağın en konforlu cehaletidir.
Oysa her insan, dışarıdan bakıldığında eksiksiz gibi duran ama içi çatlaklarla dolu bir yapıdır. Hiçbir yüz, kendi hikâyesini taşıyacak kadar sade değildir. Ve hiçbir davranış, tek bir sebebe indirgenebilecek kadar basit değildir.
Ama insanlar basitleştirmeyi sever. Çünkü anlamak zahmetlidir. Yargılamak ise hızlıdır.
Bu yüzden çoğu hüküm, gerçeği anlatmaz; sadece hükmeden kişinin dar bakışını ifşa eder.
Buz dağının görünen kısmına bakıp bütünü sandıkları her şey, insanlığın en eski yanılgısıdır. Ve bu yanılgı değişmez; sadece sahipleri değişir.
En sonunda geriye tek bir gerçek kalır: İnsan, en çok başkasını yargılarken kendi geleceğini şekillendirir. Çünkü hayat, er ya da geç, herkesin dilini kendi yaşadığıyla susturur.

YORUMLAR