Ana Sayfa Arama Yazarlar
Üyelik
Üye Girişi
Yayın/Gazete
Yayınlar
Kategoriler
Servisler
Nöbetçi Eczaneler Sayfası Nöbetçi Eczaneler Hava Durumu Namaz Vakitleri Gazeteler Puan Durumu
WhatsApp
Sosyal Medya
Uygulamamızı İndir
Eyüp Can Kahraman / Yazar
Eyüp Can Kahraman / Yazar

VAROLUŞUN EŞİĞİNDE: BENLİK, ÖZGÜRLÜK, ANLAM VE YALNIZLIK ÜZERİNE BİR İÇ HESAPLAŞMA

Bazen kendimize sorduğumuz en basit soru, en ağır olanıdır: Ben kimim? İlk bakışta sıradan gibi görünen bu soru, biraz derinleştiğinde içinden çıkılması zor bir hâl alır. Çünkü cevap aradıkça şunu fark ederiz: elimizde sabit, değişmeyen bir “ben” yoktur. Daha doğrusu, var sandığımız şey sürekli değişir, kayar ve dönüşür, belki de dönüşmek zorundadır.

Kendime baktığımda tek bir ben göremiyorum. Düşünen bir yanım var, hisseden bir yanım var; korkan, isteyen, direnen, vazgeçen, yeniden başlayan… Hepsi aynı bedende ama hiçbiri tek başına “ben” değil. Sanki içimde sürekli hareket eden bir kalabalık var ve ben o kalabalığa tek bir isim vermeye çalışıyorum.

İşte tam burada bir şüphe doğuyor: Belki de “ben” dediğim şey, sabit bir öz değil; sadece süreklilik hissi veren bir yapı. Anılarımızın, deneyimlerimizin ve hatıralarımızın birbirine eklenmesiyle oluşan bir hikâye. Kendimize anlattığımız ve başkalarına sunduğumuz bir anlatıdan ibaretiyiz.
Ama eğer böyleyse, o zaman kim yaşıyor bütün bunları?

Bu soru üzerinden düşündükçe, zihnimin kendine doğru kıvrıldığını hissediyorum. Sanki kendimi anlamaya çalıştıkça daha da uzaklaşıyorum kendimden ve belirsizleşiyorum. Bir aynanın karşısına ikinci bir ayna koymak gibi; görüntü çoğalıyor ama netleşmiyor. Belki de insanın en büyük yanılgısı, kendini bir “şey” sanması. Oysa belki de insan bir süreçtir. Sürekli akan, duran değil değişen, sabit değil dönüşen bir şey. Ve biz o akışa bir isim verip onu sabitlemeye çalışıyoruz. Ama hayat sabit değil ki.

Düşünceler değişiyor, duygular değişiyor, hatta değerler bile ne kadar çabalasak da sabit tutmak için, değişiyor. Dün doğru dediğimize bugün şüpheyle bakabiliyoruz. Bu da bizi şu soruya götürüyor: Eğer her şey değişiyorsa, o zaman “ben” dediğim şeyin sürekliliği nereden geliyor? Belki de cevap, süreklilikte değil; hafızamızda. Hatırladığım sürece aynı kişi olduğumu sanıyorum. Ama hatıralarım bile seçilmiş, yorumlanmış, hatta bazen çarpıtılmış olabilir. O zaman ben, hatıralarımı, anılarımı, yaşanmışlıklarımı hatırladığım kadar mıyım?

Bu düşünce insanı hafifçe ürpertiyor olmalı. Çünkü bu durumda benlik dediğimiz şey, kendimizi algılama, sağlam bir zemin değil de kaygan bir yüzey oluyor.
Tam burada özgürlük meselesi daha da karmaşık hâle geliyor.
Çünkü eğer ben dediğim şey bu kadar akışkansa, seçimlerimin sahibi kim? Hayatımız boyunca seçimler yaptık. En azından öyle sandık. Ama geriye dönüp baktığımızda, bu seçimlerin ne kadarının bize ait olduğunu sorgulamadan edemiyor olmalıyız. Sevdiğimiz şeyler, inandığımız değerler, korkularımız… Bunlar gerçekten bizim mi, yoksa bize fark ettirmeden yerleştirilen şeyler mi?

Bir insan ne kadar bağımsız olabilir ki? Doğduğu yer, büyüdüğü aile, maruz kaldığı düşünceler… Hepsi bir zemin oluşturuyor. Ve biz o zemin üzerinde yürürken, yönümüzü kendimiz seçtiğimizi sanıyoruz. Belki de özgürlük sandığımız şey, sınırsızlık değil. Belki özgürlük, sınırların farkına varmakta. Bizi etkileyen şeyleri görebilmek. “Ben bunu neden istiyorum?” diye sorabilmek.

Ama bu farkındalık bile yeterli mi?
Çünkü bazen fark ettiğimiz şeyleri bile değiştiremiyoruz. Bir alışkanlığın yanlış olduğunu biliyoruz ama yine de onu yapmaya devam ediyoruz. Bir düşüncenin bize ait olmadığını fark ediyoruz ama yine de onu savunuyoruz. Peki soruyorum size bu durumda özgürlük sadece bilmek mi, yoksa değiştirebilmek mi?
Eğer değiştiremiyorsak, ne kadar özgürüz?

Belki de özgürlük, düşündüğümüz ve sandığımız kadar güçlü bir şey değildir. Belki daha kırılgan, daha sınırlıdır. Bunu güçsüzlük olarak algılamamalıyız. Esnekliğin bir yan etkisi diyebiliriz. Gelişim esnek düşünebilmekte var olur. Ama yine de tamamen yok değil. Küçük alanlarda, küçük anlarda kendini gösteriyor.
Bir tepki vermeden önce durabilmeliyiz, düşüncelerimizi sorgulayabilmeliyiz
Bir alışkanlığı yavaşça ve küçük küçük dönüştürebilmek..
Belki özgürlük büyük bir sıçrama değil; küçük küçük bir sapmalardır.

Ama insan yine de daha fazlasını istiyor değil mi? Çünkü sadece seçmek yetmiyor; seçtiğinin bir anlamının olmasını da istiyor. İşte burada anlam meselesi tekrar kendini gösteriyor.
İnsan, yaşadığı hayatın bir anlamı olsun istiyor. Çektiği acıların, verdiği emeğin, kurduğu ilişkilerin…

Hepsinin bir yere bağlanmasını istiyor. Çünkü eğer hiçbir anlam yoksa, her şey dayanılmaz derecede hafifleşiyor.
Ama şu ihtimal hep aklımın bir köşesinde duruyor: Ya hayatın kendiliğinden bir anlamı yoksa? Ya anlam dediğimiz şey, dışarıda keşfedilecek bir şey değil de, kendi içimizde üretilecek bir şeyse? Bu düşünce ilk başta ağır geliyor. Çünkü hazır bir anlam yoksa, o zaman her şey bizim sorumluluğumuzda kalıyor.

Hayatı anlamlı kılmak da, anlamsız bırakmak da bizim elimizde olmalı. Ama belki de işte tam bu yüzden insan, anlam arayan bir varlık oluyor. Çünkü hayata anlam verilmediğimizde değil, hayata anlam üretilmediğinde eksik hissediyoruz.
Bir şeyi önemseyip ona değer verdiğimizde, onu anlamlı kılıyoruz.

Örneğin bir insanı sevdiğimizde, o ilişki anlam kazanıyor ve bundan haz alıyoruz. Bir hedef koyduğumuzda, o yol anlam kazanıyor. Yani anlam, belki de dışarıda aramamız gereken ve bizi bekleyen bir şey değil; bizim dokunduğumuz yerde ortaya çıkan bir şey.
Ama burada kafamızı çevirdiğimizde başka bir çelişki de doğuyor. Eğer anlamı biz yaratıyorsak, o zaman neden bazen kendi yarattığımız anlamlara bile inanamıyoruz ve bu inançta istikrar sağlayamıyoruz?
Neden bazı günler her şey çok anlamlıyken, bazı günler aynı şeyler tamamen tabiri caizse boş geliyor? Çünkü belki de insan sabit değil. Anlam da sabit değil. Bugünkü benliğimin verdiği anlam, yarınki benliğime yeterli gelmeyebilir. Bu da şu gerçeği ortaya çıkarıyor:

Anlam bir kez bulunup biten bir şey değil; sürekli yeniden kurulması gereken bir şey. Ve bu durum insanı yoruyor. İnsan sabit olmadıkça, anlam da sabit kalamaz; her bilinç hali kendi hakikatini kurar ve bir sonrakine miras bırakamaz. Herakleitos’un dediği gibi aynı nehre iki kez girilemez. Çünkü değişen sadece dünya değil, o nehre giren “ben” dir. Belki de yorgunluk, anlamın yokluğundan değil; onun her gün yeniden yaratılmak zorunda oluşunun sessiz ağırlığından gelir.

Çünkü her gün yeniden anlam üretmek ve her gün yeniden kendini kurmak zorunda olmak… Bu büyük bir yük. Belki de bu yüzden insan bazen hiçbir şey yapmak istemiyor. Çünkü yapmak, anlam yüklemek demek. Ve bazen insanın buna gücü kalmıyor.
İşte o anlarda yalnızlık daha yoğun ve yorucu hissediliyor. Çünkü anlam kaybolduğunda, insanın haliyle diğer insanlarla kurduğu bağlar da zayıflıyor. Paylaşacak bir şey kalmamış gibi hissediyor. Anlatacak bir hikâye yokmuş gibi. Ve o zaman yalnızlık sadece fiziksel değil, varoluşsal bir hal alıyor. Kalabalıkların içinde yalnız hissetmek… Bence modern insanın en tanıdık duygularından biri bu.
Geçmişe baktığımızda yalnızlık daha fiziksel bir şeydi.

Şimdi ise daha çok zihinsel olduğu aşikar. İnsanlarla konuşuyorsun ama anlaşılmadığını hissediyorsun. Paylaşıyorsun ama gerçekten paylaşamıyorsun.
En trajikomik olanı da şu: Hiç bu kadar sosyal ve birbirimizle bağlantıda olmamıştık, ama hiç bu kadar kopuk ve yalnız olmamıştık. Sanki herkes konuşuyor ama kimse gerçekten duymuyor. Ve belki de en acısı şu ki insan bazen kendini bile duymuyor.
Kendi iç sesimiz, dış seslerin arasında kayboluyor. Başkalarının beklentileri, yargıları, yönlendirmeleri… Hepsi o kadar güçlü ki, insan kendi ne istediğine odaklanma sorunu yaşıyor ve hatta unutuyor bile. Bu noktada yalnızlık bir eksiklikten çok, bir kopuş haline geliyor. Kendinden, kendimizden kopuş.
Ama belki de yalnızlık tamamen kaçınılması gereken bir şey değil.
Bazen yalnız kaldığımızda, kendimize daha çok yaklaştığımızi hissediyoruzdur. Gürültü azaldığında, başkalarının beklentileri sustuğunda, belki de sessiz ve sakin bir doğada içimizde daha net bir şeyi yakalıyor ve duyuluyoruz. Belki de o anlarda, o kaygan “ben” biraz daha belirginleşiyor. Ama bu durumun da kalıcı olmadığını biliyoruz. Çünkü insan sadece kendine yeten bir varlık değildir.

Ne kadar kendine yaklaşırsa yaklaşsın, bir başkasına da ihtiyaç duyuyor. Anlaşılmak istiyor. Görülmek istiyor. İç dünyasının bir yankı bulmasını istiyor.
Belki de en derin ihtiyacımız bu: Kendi varlığımızın bir başkasında karşılık bulması. Ama bu hiçbir zaman tam olarak gerçekleşmiyor. Çünkü kimse kimseyi tamamen anlayamıyor. Ve belki de bu yüzden, insanın içinde her zaman küçük bir yalnızlık kalıyor. İnsan, kendini bir başkasında tamamlanmış görmek ister; ama her bilinç, içine bütünüyle girilemeyen kapalı bir dünyadır. Martin Buber’in işaret ettiği gibi gerçek karşılaşmalar mümkün olsa da, hiçbir “ben–sen” ilişkisi mutlak bir örtüşmeye ulaşamaz. Belki de içimizde kalan o küçük yalnızlık, eksiklikten çok, birey oluşumuzun silinmeyen izidir.

,
Bu dört mesele benlik, özgürlük, anlam ve yalnızlık birbirinden ayrı değil aslında. Hepsi aynı düğümün farklı uçları gibi. “Ben kimim?” sorusu, “Ne kadar özgürüm?” sorusuna bağlanıyor. O da “Hayatın anlamı ne?” sorusuna. Ve hepsi en sonunda “Neden bu kadar yalnız hissediyorum?” sorusunda düğümleniyor. Ve belki de bu soruların kesin cevapları yok. Ama belki de mesele cevap bulmak değil. Belki mesele, bu sorularla birlikte yaşamayı öğrenmek. Belirsizliği bir eksiklik olarak değil, varoluşun doğal hâli olarak görmek.
Kendini sabitlemeye çalışmak yerine, değişimini kabul etmek.
Tam anlamı bulmaya çalışmak yerine, küçük anlamlar üretmek.
Yalnızlıktan kaçmak yerine, onunla konuşmayı öğrenmek.
Çünkü belki de insan olmak, bir sonuca ulaşmak değil; bir arayışın içinde kalabilmektir.
Ve belki de en gerçek şey, bu arayışın kendisidir.
Bu yüzden insan, anlam arayışında kesinlik arayan bir varlık olmaktan çok, belirsizlikle de anlam kurabilen bir varlıktır.

Kierkegaard’ın ima ettiği gibi, hakikat bazen bir sonuç değil; insanın o sonsuz arayışta aldığı varoluşsal tavrın ta kendisidir.

YORUMLAR

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

YAZARLAR
TÜMÜ

SON HABERLER