Oğuz Atay’ın dünyasında aşk, bir gürültü değil; derinden gelen bir sızı, içe doğru büyüyen bir yalnızlık, insanın içindeki en savunmasız yerin adıdır. Onun için aşk, toplumsal normlara uyan, düzenli bir ilişki kuran iki insanın hikâyesi değildir. Atay’ın aşkı “tutunamayanların” aşkıdır; tamamlanamayan, söylenemeyen, yaşanamayan ama yine de insanın içini en çok yakan türden.
Aşk, ulaşamadığın kişiye duyduğun büyük bir iç sızısıdır
Oğuz Atay’ın bütün eserlerinde aşk, tam anlamıyla kavuşmanın değil; kavuşamamanın ağırlığıyla tanımlanır.
Tutunamayanlar’daki Turgut Özben’in Selim Işık’ı arayışı, aslında insanın sevdiğine, sevdiğini sanarak kendine ulaşma çabasıdır. Orada aşk; bir insanı kaybettikten sonra bile onu anlamaya çalışmanın o acı verici ısrarıdır.
Atay der ki:
“Karanlıkta bana seslen; karanlıkta seni bulayım. Aydınlıkta herkes birbirini bulur.”
(Tutunamayanlar)
Burada aşk, sıradan insanların ışığında değil, içimizin karanlığında birbirini bulabilme ihtimalidir.
Aşk, herkesin göremediği bir yerden başlamalıdır.
Tehlikeli Oyunlar’daki Hikmet Benol’un aşkı da budur: Tam olamamanın, kendini tamamlayamamanın getirdiği büyük bir kırılganlık.
Hikmet’in Sevgi’ye ve Bilge’ye duyduğu hisler, “yeterince iyi olamama” korkusuyla yoğruludur.
Hikmet Benol’un çırpınışı, Selim Işık’ın kırılganlığı, Turgut Özben’in içten içe tükenişi…
Hepsi birer Oğuz Atay parçasıdır aslında.
“Ben hayatım boyunca eksik yaşadım; bir parçam hep başka yerde kaldı.”
Bu cümlenin içinde Atay’ın bütün aşk anlayışı saklıdır:
İnsan eksiktir, aşk da o eksikliğin içinden doğar.
Tamamlanmak için değil; eksik kalana tutunmak için sevilir.
Oğuz Atay’ın karakterleri çok sever ama söyleyemez.
Çünkü “aşkı söylemek”, onun büyüsünü bozmak gibi gelir.
Günlükte şöyle der:
“Konuşamadıklarımla büyüdü sevgim.”
Atay’a göre aşk, çoğu zaman kelimelerin bittiği yerde başlar.
Konuşursan azalır, susarsan büyür.
Bu yüzden onun aşkları hep sessizdir, hep yarım kalır ama tam da bu yüzden unutulmaz.
Aşk, içe dönük bir dostluktur
Atay için sevgi, çoğu zaman arkadaşlıkla başlar.
İki insanın birbirinin iç dünyasını anlaması, birlikte düş görebilmesi…
Ama o dostluk, zamanla ağırlaşır;
çünkü Atay’ın kahramanları sevmeyi bilmez, sevgiyi taşıyacak yerleri yoktur.
Turgut Özben, bir yerde şöyle seslenir sanki kendi içinden:
“Bir insanı anlamak, onu sevmekten daha zor.”
Ama Atay’a göre aşk, işte o anlamaya çalışma ısrarıdır.
Sevdiğini tamamen anlayamasan bile denemektir.
Çünkü aşk, bir insanı içindeki labirentlerle kabul etmektir.
Aşk, kalbin kırılma biçimidir
Atay’ın aşkı hiçbir zaman mutlu sonla bitmez.
Onda aşk, tıpkı hayat gibi yarım kalır, acıyla yoğrulur, kırılır ama yine de insanın içinden sökülüp atılmaz.
Oğuz Atay’a göre aşk bir “tutunma çabasıdır”
Aşk onun dünyasında bir mucize değil; bir çırpınış, bir arayış, bir iç sızısıdır.
Sevdiğin insana tutunmaya çalışırken, en çok kendi içine düşmektir.
Aşk, insanın kendi yarasına duyduğu merhametin bir başka insanda şekil bulmasıdır.
Gerçek hayattaki aşkı da, romanlarındaki aşkı da aynı temele dayanır:
Yarım kalan insanlar birbirini tamamlamaya çalışır ama tamamlayamaz.
Aşka inanır, ama kendine inanmaz.
Bu yüzden aşk onun dünyasında hep kırılgan, hep hüzünlü, hep içimize dokunan bir duygudur.
Oğuz Atay’ın aşkı, belki de en çok şu cümlesinde saklıdır:
“Ben en çok kırıldığım insanı sevdim hep.”
Ve o insan hep kalbinin bir yerinde kaldı tıpkı bizlerin geçmişimizde sakladığımız o büyük, yarım kalan aşk gibi.

YORUMLAR