Bir nesnenin varoluşu ile anlamı aynı şey midir?
Yoksa var olmak için önce söylenebilir olmak mı gerekir?
Sofistlerin dünyasına ithafen anlatılan küçük bir hikâye vardır.
Sokrates öncesi dönemde, hakikatin değil iknanın peşinde koşan sofistler, hararetle “varlık var mıdır, yok mudur?” tartışmasına dalmışken yanlarından geçen bir adam durur. Sessizce bir sandalyeyi alır, bir duvarın önüne koyar ve üzerine şunu yazar:
“Bu sandalye var mı?”
Sofistlerden biri ayağa kalkar. Sandalyeye bakmaz bile.
Sadece şunu sorar:
“Hangi sandalye?”
Ve tartışma orada biter.
Bu, basit bir şaka değildir. Bu, sofist zihnin kendini ele verdiği andır.
Çünkü o anda sandalye hâlâ oradadır. Duvarın önündedir. Ağırlığı vardır, kapladığı bir yer vardır. Ama sofist için bunların hiçbir önemi yoktur. Mesele, sandalyenin orada olması değil, onun ne olarak söylendiğidir. Varlık, nesnenin kendisinden koparılır; dile, tanıma ve bağlama bağlanır.
Sofistlerin asıl ustalığı tam da buradadır. Onlar için hakikat, dış dünyada duran bir şey değildir; konuşmada kurulan, sözle şekillenen, ikna gücü kadar “var” olan bir şeydir. Bu yüzden “Bu sandalye var mı?” sorusu, ontolojik bir soru olmaktan çıkar. Epistemolojik bir tuzağa dönüşür.
Hangi sandalye? Nasıl bir sandalye? Kimin sandalyeye verdiği anlam?
Soruyu soran, varlığı işaret ettiğini sanırken, sofist parmağın yönünü değil, parmağın kendisini tartışmaya açar. Bu noktada asıl kırılma yaşanır:
Varlık, gösterilen olmaktan çıkar; gösterilebilen olur.
Sokrates’in sofistlerle kavgası da tam burada başlar. Çünkü Sokrates, hakikatin dile mahkûm olmadığını, bilginin yalnızca ikna değil, aynı zamanda erdem meselesi olduğunu savunur. Sofist ise hakikati değil, muhatabı kazanmakla ilgilenir. Sandalye vardır ya da yoktur; önemli olan, karşısındakinin buna ne kadar inanacağıdır.
Bugün bu hikâyeye güler geçeriz. Ama dikkatle bakıldığında, sandalyenin hâlâ önümüzde durduğunu fark ederiz. Modern dünyada da nesnelerden çok anlatılar konuşur. Gerçeklerden çok tanımlar dolaşır. Bir şeyin varlığı, çoğu zaman ne kadar görünür kılındığına, nasıl adlandırıldığına, hangi çerçeveye sokulduğuna bağlıdır.
Sofist sorusu hâlâ kulaklarımızdadır:
“Hangi sandalye?”
Ve belki de asıl soru şudur:
Bir şey var olduğu için mi anlamlıdır, yoksa anlam yüklendiği için mi var sayılır?
Duvarın önünde duran sandalye suskundur.
Konuşan biziz.Ama bazen, çok konuştuğumuz için olanı göremeyiz.

YORUMLAR