Savaşlar artık çoğunlukla cephede somut olarak yapılmıyor, cephe gerisinde soyut bir şekilde ve kuvvetli savaşlar oluyor. Bir toplumu çözmek için tanklara değil, kelimelere, bombalara değil, şüpheye ve güvensizliğe ihtiyaç duyuluyor. “Beşinci kol faaliyetleri” tam olarak bu görünmez savaşın adıdır. Dışarıdan gelen bir düşmandan çok, içeride işleyen ve bir toplumu, bir ülkeyi içeriden çürütme biçimidir.
Beşinci kol bir muhalefet değildir, bir eleştiri değildir, bir itiraz dili hiç değildir. O, eleştirinin içini boşaltan, itirazı umutsuzluğa çeviren bir yöntemdir. Amacı bir iktidarı devirmekten önce, bir toplumu birlikte düşünebilme yetisinden mahrum bırakmak, bir toplumu ele geçirerek yönetmektir. Birlikte düşünemeyen bir toplum birlikte hareket edemez, birlikte hareket edemeyen bir toplum ise savunmasızdır. Beşinci kol faaliyetleri, gürültü üretir, yorgunluk yayar, güveni kemirir. En tehlikeli yanı da budur çünkü çoğu zaman düşman gibi değil, bizden biri gibi konuşur. Bizim kelimelerimizi kullanır, bizim hayal kırıklığımızı sahiplenir, ama onu iyileştirmek için değil derinleştirmek için yapar.
Ortaya silah atılmadan yaralanmış hatta dağılmaya yüz tutmuş bir toplum çıkar, güvenini kaybetmiş, birlikte düşünemez hâle gelmiş ve bu yüzden savunmasız bir toplum.
Beşinci kol faaliyetleri bir düğmeye basılarak başlatılan bir plan gibi değil, zamanla kurulan bir iklim gibi sessiz ve derinden toplumların içini işler. Kimse “başlıyoruz” demez, farkında değillerdir ancak bir süre sonra herkes aynı dili konuşmaya başlar. İlk adım genellikle algının bozulmasıdır, topluma sürekli bir kriz hâli hissettirilir, her şey kötüye gidiyordur, her an bir felaket olabilir, her şey zaten çöküyordur. Bu sürekli alarm hâli, insanların düşünme kapasitesini aşındırır, telaş, muhakemenin yerini alır.
Bu kriz dili, gerçeğin parçalanmasıyla ve kaosun sürekli var olması ile beslenir. Yalan çoğu zaman doğrudan söylenmez, gerçek bağlamından koparılır, parçalara ayrılır ve bu parçalar tek başına dolaşıma sokulur. Böylece insanlar yanıltılmaz daha kötüsü, neye inanacaklarını bilemez hâle getirilirler. Herkesin elinde bir parça vardır ama kimsenin elinde tek parça bir bütün yoktur. Böyle bir ortamda umut yerini öfkeye, çözüm arayışı yerini suçlu aramaya bırakır.
Bu belirsizlik ortamında toplumun fay hatları kırılgan hâle getirilir ve derinleştirilir. Farklılıklar doğal olmaktan çıkarılır, tehditler gibi sunulur. İnsanlar birbirini rakip ya da farklı düşünceli değil, düşman olarak görmeye başlarlar. Ortak alanlar daralır, herkes kendi tarafında sertleşir, birlikte düşünme imkânı toplumsal uzlaşı ortamı giderek azalır ve yok olur.
Son aşamada ise kurumlara ve ortak zemine olan güven yıkılır. Yargıdan medyaya, akademiden siyasete kadar her şey toptan gayrimeşru ilan edilir ve toplumun fay hatlarına dinamit döşenmiş olur. “Zaten hepsi yalan” dili yayılır. Bu yayılan dil gerçeği açığa çıkarmak için değil, her şeyi anlamsızlaştırmak için kullanılır. Sonunda kimseye güvenmeyen, hiçbir şeye inanmayan ama her şeye öfkelenen, sert ve geçimsiz bir toplum ortaya çıkar.
Beşinci kol faaliyetleri işte böyle çalışır, bağırarak değil, alıştırarak ve yavaş yavaş, yıkarak değil, aşındırarak, saldırarak değil, ağır adımlarla çözdürerek… Bu faaliyetlerden geriye kalan tek şey, düşmanı tanımayan ama komşusundan dahi korkan, gerçeği bilmeyen ama her şeyi bilen, birlikte düşünemeyen olamayan ve hep birlikte savrulan bir toplumdur.
Beşinci kol faaliyetlerinin en tehlikeli yanı artık gizli değil, aleni yürütülüyor olmalarıdır. Karanlık odalarda değil, aydınlık ekranlarda, yeraltında değil, herkesin cebindeki uygulamalarda çalışırlar. Yöntem değişmiştir ama amaç aynıdır, algıyı bozmak, gerçeği parçalamak, toplumu yormak ve sonunda düşünme yetisini kaybetmiş, yönlendirilebilir kitleler üretmektir.
Sosyal medya bunun için kusursuz bir zemindir, hızlıdır, denetimsizdir, duygusaldır ve çoğu zaman bağlamsızdır. Burada doğru olan değil sarsıcı olan yayılır, derin olan değil öfkelendiren görünür olur. Algı açık yalanla değil, seçerek gösterme yoluyla kurulur. Olayların bütünü değil, yalnızca infial yaratacak parçası dolaşıma sokulur. Görüntüler kırpılır, başlıklar çarpıtılır, cümleler bağlamından koparılır, okur gerçeği öğrenmez, bir ruh hâline sokulur.
Bunu bu kadar net söylüyorum çünkü bunu yalnızca bir kullanıcı olarak değil, bu alanın eğitimini almış biri olarak söylüyorum. Medya ve İletişim mezunuyum, TRT Akademi’den Mobil Gazetecilik (MOJO) ve Editörlük sertifikalarına sahibim. Bu işi yalnızca teoride değil, içerik üretiminde ve editoryal süzgeçte de deneyimledim. Bu yüzden sosyal medya haberciliğinde, sosyal medya haber sayfalarının çoğunda etik, doğrulama, bağlam ve editoryal sorumluluk ilkelerinin sistematik biçimde ihlal edildiğini biliyorum.
Bir olay olur, bir görsel ve kısa bir metin dolaşıma girer, ardından onlarca sayfada bağlamsız biçimde önü arkası olmadan kelimesi kelimesine birebir kopya olarak çoğaltılır. Bazen sadece görseller değişir, metinler yine de aynı kalır. Bu habercilik değildir, etkileşim avcılığıdır, zaman zaman da provokasyondur.
“Haber sayfası” etiketi taşıyan ama gazetecilik sorumluluğu olmayan hesaplar bu sürecin merkezindedir. Ne etik denetime tabidirler ne hukuki sorumluluk taşırlar. Yanlışın bedeli yoktur, doğrunun değeri yoktur. Ölçüt yalnızca etkileşimdir ve etkileşim en kolay korku, öfke ve skandalla üretilir. Bu yüzden kriz hiç bitmez, zihin dolar, muhakeme yeteneği tükenir.
Bu sürekli kriz hâli toplumu ya duyarsızlaştırır ya da sürekli öfkeli kılar. İnsanlar düşünmezler, sadece tepki verirler, anlamazlar, taraf olurlar. Toplum ikiye değil, bin parçaya bölünür. Herkes kendi yankı odalarında kendi gerçeğini görür.
Böylece sosyal medya kamu alanı olmaktan çıkar, dijital kabilelerin etki alanına dönüşür. İnsanlar bilgiye ulaşmaz, bilgiye maruz kalırlar, yurttaş olmaktan çıkarak, hedef kitleye dönüşürler. Düşünen özne olmaktan çıkar, yönlendirilen kullanıcı hâline gelirler. Beşinci kol faaliyetleri tam da burada amacına ulaşır, toplum yönetilmez değil, yönlendirilir hâle gelir.
Mesele yalnızca yalan haber değil, yalan bir dünya algısıdır. Bu algı yerleştikten sonra gerçeği söylemek bile kışkırtma gibi görünür. Çünkü gerçeğin değil, etkinin hüküm sürdüğü yerde kazanan hakikat değil, etki ajanlarıdır.
Bütün bu tablo bize şunu gösteriyor. Mesele yalnızca yanlış bilgiyle, yalan haberle ya da etik ihlaliyle sınırlı değildir, bunların birikerek bir toplumu neye dönüştürdüğüdür. Algı bozulduğunda yalnızca gerçekler kaybolmaz, muhakeme de kaybolur. Muhakeme kaybolduğunda geriye bir toplum değil yalnızca yönlendirilebilir bir yığın kalır.
Bu yüzden mesele bir meslek ya da sosyal medya tartışması değildir, bir toplum meselesidir. Haberciliğin çürümesi, toplumun içten içe çürümesidir. Bugün sosyal medyada olup bitenler yalnızca dijital bir gürültü değil, toplumsal dokuyu aşındıran, ortak zemini çözen, birlikte yaşama iradesini yavaş yavaş eriten bir süreçtir.
Ve tam da bu yüzden kaybedeceğimiz şey yalnızca doğru haber ve etik ilkelere uyan habercilik, gazetecilik değil, toplum aklının, toplum vicdanının yani dolayısıyla toplumun kendisidir. Sistemli bir şekilde belli aralıklarla provoke edilen bir toplum bir daha aslına dönemez. Yazıyı kendi adıma burada bitiriyor ve burada sözü İstiklal Şairimiz, Mehmet Akif Ersoy’a bırakıyorum. Onun da şu dizelerinde yazdığı gibi:
“Girmeden tefrika bir millete düşman giremez.
Toplu vurdukça yürekler onu top sindiremez.”

YORUMLAR