Bu yazı, bana bazen tek bir sorunun, onlarca cevaptan daha değerli olduğunu hatırlatan değerli bir büyüğüme ithafen saygılarımla…
Doğduğumuz andan itibaren bir arayışın içine düşeriz. Kimimiz mutluluğu arar, kimimiz başarıyı, kimimiz ise hayatın anlamın.. Fakat bütün bu arayışların derinliklerinde sessizce keşfedilmeyi bekleyen iki kavram vardır: sevgi ve güven. Çoğumuz bunların aynı anlama geldiğini düşünürüz. Oysa üzerinde biraz düşünecek olsak biri kalbin attığı yerdir, diğeri ise o kalbin üzerine inşa edildiği ve sağlam olmasını beklediğimiz zemindir.
Bir çiçek düşünelim, onun güzelliği onu yaşatmaya yetmez. Toprağı verimsizse ve suyu yoksa en parlak renkler bile zamanla solacaktır. Sevgi de böyledir işte. Dışarıdan bakıldığında her şeye yeter ve mümkün kılar gibi görünür. Sevdiğimiz için bekler, affeder, vazgeçer, yeniden deneriz. Fakat güven dediğimiz o adına ne derseniz değin yoksa bütün bunlar yalnızca sonu değişmeyecek olan duruma zaman kazandırır.
Belki de en büyük yanılgılarımızdan biri, sevginin her şeyi unutturacağına ve iyileştireceğine inanmamızdır. Oysa sevgi, zamanı durduramaz; yaşanmış olanı bir çırpıda silmez, silemez. İnsan, sevdiği için affedebilir belki ama affetmek hiçbir zaman unutmak değildir. Hafızamız, kalbimizin en inatçı tarafıdır. Bir zamanlar incinmiş olan ruhumuz, sevginin ihtiyaç duyduğu o sıcaklığını hissedebilir; fakat aynı yerde yeniden acı çekme ihtimalini de hiçbir zaman tamamen unutmaz ve hep savunmadadır. Güven burada anlam kazanır. Çünkü güven, sevginin duygusal hali değil; ahlaki tarafıdır. Birini sevmek hissetmektir ve ona güvenmek ise bir karar vermektir.
Bugünün dünyasında insanlar birbirlerine hiç olmadığı kadar hızlı ulaşabiliyor. Bir mesaj saniyeler içinde kıtalar aşabiliyor ve o an sahibine ulaşabiliyor. Fakat ruhumuz aynı hızda yol alamıyor. Yakınlık arttıkça samimiyetlerinde artacağı sanıldı. Oysa bazen insanlar birbirlerine birkaç santimetre uzakta otururken, kalpleri yıllar kadar uzak olabiliyor. Demek ki mesafeyi kilometreler değil, güven belirliyor.
Friedrich Nietzsche, “Bana yalan söylediğin için üzgün değilim; artık sana inanamayacağım için üzgünüm.” derken aslında yalanın kendisini değil, geleceğin kaybını anlatıyordu. Çünkü güven yalnızca bugünü ilgilendirmez. Güven, aynı zamanda yarının da ihtimalidir. Bir kez kırıldığında yalnızca geçmiş değişmez; gelecek de anlamını yitirir. İnsan artık aynı cümlelere, aynı bakışlara, aynı sessizliklere bile başka gözlerle bakmaya başlar.
Belki de güven, insanın geleceğe verdiği en büyük kredidir.
İnsan sevdiği kişiye yalnızca kalbini değil, ihtimallerini de teslim eder. Ona yarınlarını emanet eder. Fakat emanet, taşınması en ağır yüklerden biridir. Çünkü emanet edilen şey yalnızca bir duygu değildir; bir insanın kırılabilir tarafıdır.
Psikolojinin en önemli alt dallarından biri olan psikanaliz biliminin kurucusu ünlü nörolog Sigmund Freud, insanın davranışlarının büyük bölümünün bilinçdışı süreçlerden etkilendiğini söyler. Belki de bu yüzden bazı insanlar tamamen güvenemez. Çünkü bugünkü korkularımızın, kaygı ve endişelerimizin çoğu, bugüne ait değildir. Eski yaralarımız yeni insanlara dokunur. Geçmişte yaşanan bir ihanet, gelecekte masum bir insanın omuzlarına yük olur. Böylece aslında birbirimizi değil, geçmişlerimizi yargılamaya başlarız.
Ne gariptir ki insan, kendince savunmalar geliştirip kendisini korumaya çalışırken farkında olmadan en çok kendisini yalnızlaştırır. Çünkü güvenmek cesaret ister. Cesaret ise korkunun olmadığı yerde değil, korkuya rağmen atılan o adımda doğar.
Sevgi çoğu zaman şairane sözlerle ve şiirlerde anlatılır. Güven ise sessizliklerde yaşanır. Kimse güveni yüksek sesle ilan etmez. Çünkü güven kendini ispat etmeye ihtiyaç duymadan içsel yaşanır. Tıpkı kökleri toprağın altında olduğu halde koskoca ağacı ayakta tutan görünmez bağlar gibi… Sevgiye can veren güvendir.
Belki de bu yüzden insanlar ilişkilerini büyük kavgalar yüzünden değil, küçük tekrarlar yüzünden kaybeder. Tutulmayan sözler, ertelenen açıklamalar, yarım bırakılan cümleler… Güven bir anda yıkılmaz. Bir dağın oluşması gibi uzun sürer; fakat bir uçurumun oluşması bazen tek bir çatlakla başlar.
İnsan ilginç bir varlıktır. Sevdiği kişiyi affedebilir ama ona yeniden güvenmeyi her zaman başaramaz. Çünkü sevgi kalbin hafızasıdır; güven ise zihnin. Kalp özlemeyi bilir, akıl ise unutmaz.
Nietzsche‘nin düşüncelerinde insan, sürekli kendini aşmaya çalışan bir varlıktır. Belki de güvenmek de insanın kendini aşmasının bir biçimidir. Çünkü güvenmek, kontrol etme arzusundan vazgeçmektir. Her şeyi bilmeden yürümeyi kabul etmektir. Belirsizliği göze almaktır. Bunu başarmak ise çok zordur.
Freud ise insanın en büyük savaşının çoğu zaman dış dünyayla değil, kendi içindeki çatışmalarla olduğunu gösterir. Sevgi de güven de aslında önce insanın kendi içinde başlar. Kendine yabancılaşan biri, başkasına tam anlamıyla yaklaşamaz. Kendisine güvenmeyen birisi ise karşısındakinden sürekli kanıt bekler. Oysa gerçek güven, sürekli ispat istemez.
Belki de hayatın en büyük paradoksu budur.
İnsan sevilmek ister; fakat sevilmenin bedeli incinebilmektir.
İnsan güvenmek ister; fakat güvenmenin bedeli hayal kırıklığı ihtimalidir.
Hiç risk almayan insan, belki hiç kırılmaz. Ama aynı zamanda hiçbir zaman gerçekten bağlanamaz.
Bu yüzden sevgi ile güven arasında bir tercih yapılamaz. Çünkü onlar aynı hakikatin birbirini tamamlayan iki yüzüdür. Sevgi, güven olmadan yalnızca güçlü bir duygudur; güven ise sevgi olmadan sessiz bir boşluktur. Biri diğerine anlam verir, diğeri ona süreklilik kazandırır. Sevgi insanın içini aydınlatan ilk kıvılcımdır; güven ise o kıvılcımı zamana emanet eden görünmez düzendir. Çünkü bir duygu, ancak kendini emniyette hissettiği ölçüde kalıcı olabilir. Sevgi anı güzelleştirir, güven ise o anı ömre dönüştürür. Işığı doğuran yalnızca ateş değildir; o ateşin sönmeden varlığını sürdürebilmesidir. Ve bunu mümkün kılan, çoğu zaman görünmeyen ama her şeyi ayakta tutan güvendir.
Belki de asıl mesele, “Sevgi mi, güven mi?” sorusuna bir cevap aramak değildir. Asıl mesele, sevdiğimiz insanın yanında kendimiz olarak var olabilmektir. Maskelere ihtiyaç duymadan konuşabilmek, susarken bile anlaşılacağını bilmek ve eksiklerimizle kabul görebilmektir.
Çünkü insanın gerçek yuvası dört duvardan ibaret değildir. Gerçek yuvası, varlığını savunmak zorunda kalmadığı bir kalptir. Yargılanmadan konuşabildiği, sessizliğinin bile yanlış anlaşılmadığı ve kusurlarıyla birlikte kabul edildiği bir gönüldür. Güven, belki de tam olarak bu hissin adıdır.
İşte bu yüzden sevginin en olgun hali, sürekli “Seni seviyorum.” demek değildir. Asıl olgunluk, o cümleyi gereksiz kılacak bir varlık gösterebilmektir. Çünkü bazen tek bir “Yanındayım.” sözü, söylenmiş bütün sevgi cümlelerinden daha derin, daha sahici ve daha kalıcıdır.

YORUMLAR