Birçok insan çocukluğunu anlatırken aileyi sevgi, emek ve fedakârlık üzerinden tarif eder. Bunların hepsi doğru olabilir. Ama çoğu aile sadece sevgi veren bir yer değildir; aynı zamanda rol dağıtan bir yapıdır. Kim konuşacak, kim susacak, kim yük taşıyacak, kim problem çıkaracak, kim gurur kaynağı olacak, kim hayal kırıklığını üstlenecek… Bunlar açık açık söylenmez; ama aile içinde zamanla yerleşir. Sonra çocuklar büyür, yaş alır, ev kurar, iş sahibi olur; fakat içlerindeki rol değişmez. Çünkü çocuklukta üstlenilen aile görevi, kişiliğin bir parçası haline gelir.
Bu rollerin en bilineni “fedakâr çocuk”tur. Bu çocuk genellikle evin yükünü erken yaşta omuzlar. Annenin duygusunu taşır, babanın öfkesini idare eder, kardeşlerin sorumluluğunu alır, problem çıkarmamaya çalışır. Dışarıdan bakınca olgundur, usludur, güvenilirdir. Herkes onu över. Ama bu övgünün bir bedeli vardır: Kendi ihtiyacını fark edememek. Fedakâr çocuk büyüdüğünde çoğu zaman hayır diyemez, sınır koyamaz, yardım istemeyi ayıp sayar. İlişkilerinde veren taraf olur, işte yük toplayan kişi olur, ailede arabulucu rolüne sıkışır. Dışarıdan güçlü görünür; içeride ise yorgun, kırgın ve görünmez hisseder. Çünkü çocukken öğrendiği denklem şudur: “Sevilmek için taşımam gerekir.”
Bir diğer rol “başarılı çocuk”tur. Bu çocuk ailede düzenin vitrini olur. Notlarıyla, kariyeriyle, terbiyesiyle, disipliniyle ailenin gurur kaynağına çevrilir. İlk bakışta bu da olumlu görünür. Ama burada da sevgi çoğu zaman başarıya bağlanmıştır. Çocuk yalnızca olduğu haliyle değil, iyi performans gösterdiği ölçüde değerli hisseder. Bu yüzden başarılı çocuk büyüdüğünde dinlenmeyi suçluluk gibi yaşar, başarısızlığı kişisel çöküş sayar, kendine şefkat gösteremez. Sürekli daha iyisini yapmak zorundadır; çünkü içindeki ses susmaz: “Durursan düşersin.” Böyle insanlar dışarıdan takdir toplar; ama iç dünyaları çoğu zaman serttir. Başarıları vardır, huzurları yoktur.
En ağır rollerden biri de “sorunlu çocuk” rolüdür. Bu çocuk ailede açıkça ya da örtük biçimde günah keçisine çevrilir. Asi odur, problemli odur, ailenin huzurunu bozan odur. Kimi zaman gerçekten öfkelidir, kuralları zorlar, okulda ya da sosyal hayatta sıkıntı çıkarır. Ama çoğu kez yaptığı şey, ailede konuşulamayan gerilimi görünür kılmaktır. Ailenin çatışması, mutsuzluğu, ikiyüzlülüğü bir çocuğun davranışına yüklenir. Böylece sistem rahatlar: “Sorun bizde değil, onda.” Sorunlu çocuk büyüdüğünde çoğu zaman bu etiketi içselleştirir. Ya kendini sabote eder, ya da en küçük hatada “zaten ben buyum” diye çöker. Ailenin taşıyamadığı karanlık, onun kimliğine yazılmıştır.
Bir de çoğu zaman adı konmayan bir rol vardır: ebeveynleştirilmiş çocuk. Bu çocuk anne-babasının çocuğu olmaktan çok sırdaşı, destekçisi, teselli kaynağı haline gelir. Özellikle duygusal olarak yetersiz ya da çatışmalı ailelerde görülür. Çocuk, ebeveynin yalnızlığını taşır; ona arkadaş, eş, terapist gibi davranmak zorunda kalır. Böyle büyüyen biri yetişkin olduğunda yakın ilişkilerde partner değil bakım veren olmaya meyleder. Kendi arzusu, kendi öfkesi, kendi bağımsızlığı suçluluk üretir. Çünkü çocukken öğrendiği şey şudur: “Bırakırsam yıkılır.”
Bütün bu rollerin ortak noktası şudur: Çocuğun kendiliği değil, işlevi sevilir. Aile sistemi çocuğu olduğu gibi değil, işe yaradığı biçimiyle tutar. Bu da insanın kendi özünü değil, rolünü geliştirmesine yol açar. Sonra yetişkinlikte şu cümleler duyulur: “Neden hep ben fedakârlık yapıyorum?”, “Neden hiçbir başarı bana yetmiyor?”, “Neden hep sorun çıkaran kişi ben oluyorum?”, “Neden herkesin yükünü ben topluyorum?” Çünkü bugün yaşanan birçok ilişki ve karakter sorunu, aslında çocuklukta verilen aile görevlerinin uzantısıdır.
Burada acı ama gerekli bir gerçek var: Aile her zaman iyileştirici değildir. Bazen aile, yarayı üreten ilk yerdir. Bunu söylemek nankörlük değildir; gerçekliktir. Gerçeklikle temas kurulmadan değişim de başlamaz. İnsan önce şunu görmeli: “Ben gerçekten kimim, bana hangi rol giydirildi?” Bu ayrım yapılmadan özgürlük mümkün değildir. Çünkü rolünü kişiliği sanan insan, kendi hayatını değil aile senaryosunu yaşamaya devam eder.
Yetişkinlik biraz da şudur: Çocukken aileni ayakta tutmak için seçtiğin rolü bırakabilmek. Fedakâr olmak zorunda olmamak. Başararak var olmak zorunda olmamak. Sorunlu çocuk etiketini taşımamak. Herkesi kurtarmaya memur hissetmemek. Zor, evet. Ama başka yolu yok. İnsan ailesinden yalnızca ev değil, rol de miras alır. Asıl mesele, o mirası körü körüne sürdürmek değil; gerekirse reddedebilmektir.

YORUMLAR