Ortadoğu’nun hikâyesini yıllardır yanlış yerden okuyor olabiliriz. Çünkü herkes petrol kuyularına bakıyor ama asıl mesele belki de su tesislerinde saklı.
Bugün Körfez’de yükselen şehirler dışarıdan bakıldığında insanlığın doğaya karşı kazandığı büyük zafer gibi görünüyor. Çölün ortasında yükselen gökdelenler, yapay adalar, dev alışveriş merkezleri, dünyanın en lüks otelleri… Dubai, Doha, Abu Dabi ya da Kuveyt gibi şehirler modern dünyanın vitrini haline geldi. Fakat bütün bu ihtişamın altında çoğu insanın fark etmediği çok temel bir gerçek yatıyor: Bu şehirler doğal değil.
Tarih boyunca büyük medeniyetler suyun çevresinde kuruldu. Nil olmadan Antik Mısır’ı, Dicle ve Fırat olmadan Mezopotamya’yı düşünmek mümkün değildi. Çünkü su yalnızca bir ihtiyaç değil, medeniyetin temeliydi. Tarımı mümkün kılıyor, nüfusu taşıyor, şehirleri yaşatıyordu.
Körfez’in hikâyesi ise bunun tam tersine dayanıyor. Çünkü bölgenin büyük kısmı tarih boyunca dev insan yerleşimlerini taşıyabilecek doğal su kaynaklarına sahip değildi. Bugün milyonlarca insanın yaşadığı şehirleri mümkün kılan şey doğa değil teknoloji oldu. İşte bu yüzden tuzdan arındırma tesisleri yalnızca teknik altyapılar değil. Körfez’in görünmeyen omurgası onlar.
Modern Körfez şehirleri yağmurla yaşayan şehirler değil. Musluğu açtığınızda akan suyun büyük kısmı birkaç saat önce denizdi. İnsanların duş aldığı, restoranların kullandığı, hastanelerin taşıdığı, otellerin işlettiği suyun önemli kısmı denizden dönüştürülüyor. Yani bu şehirler doğal su kaynaklarıyla değil, sürekli çalışan makinelerle ayakta kalıyor. Bu durum ilk bakışta insanlığın mühendislik başarısı gibi görünüyor. Aslında gerçekten de öyle. İnsanlık çölün ortasında yaşanabilir şehirler kurdu. Fakat tam da bu yüzden sistem aynı zamanda son derece kırılgan. Çünkü doğal bir nehir durmaz. Ama teknolojik sistemler durabilir.
Son dönemde İran’ın olası bir savaş senaryosunda Körfez’deki tuzdan arındırma tesislerini hedef alabileceğine dair iddialar ortaya atıldığında birçok insan bunu sıradan bir altyapı tehdidi gibi değerlendirdi. Oysa bu ihtimal modern Ortadoğu’nun en hassas noktasına dokunmak anlamına geliyor. Çünkü petrol tesisini vurursanız ekonomi zarar görür. Su tesisini vurursanız hayatın kendisi aksar. Bunu bir savaş simülasyonu gibi düşündüğümüzde tablo daha net ortaya çıkıyor.
Diyelim ki Körfez’de birkaç büyük tesis aynı anda devre dışı kaldı. İlk gün marketlerde şişe su tükenmeye başlar. İnsanlar stok yapar. Devletler acil rezervleri devreye sokar. Hayat normalmiş gibi görünür ama sistem aslında alarm moduna geçmiştir. Birkaç gün sonra ise modern hayatın ne kadar ince dengeler üzerine kurulduğu ortaya çıkar. Oteller su kullanımını sınırlar. Restoranlar kapanmaya başlar. Hastaneler öncelikli dağıtıma geçer. Endüstriyel üretim yavaşlar. AVM’ler ve gökdelenler altyapı sorunları yaşamaya başlar. Çünkü bu şehirler doğanın taşıdığı şehirler değil; sürekli çalışan altyapının taşıdığı şehirlerdir. Fakat asıl kırılma fiziksel değil psikolojik olur.
Bugün Dubai’nin sattığı şey yalnızca lüks yaşam değil. Güven hissi. İnsanlar milyarlarca dolarlık yatırımı bölgeye sadece vergi avantajı için taşımıyor. Sistemin kesintisiz işleyeceğine inandıkları için taşıyor. İşte tam burada mesele birkaç tesisin tamir edilmesinden çıkıyor. Çünkü gökdeleni yeniden yapabilirsiniz. Boru hattını değiştirebilirsiniz. Enerji santralini onarabilirsiniz. Ama güven duygusunu yeniden inşa etmek çok daha uzun sürer.
Bir yatırımcı şu soruyu sormaya başladığı anda sistem sarsılır:
“Ya bu altyapı tekrar hedef alınırsa?”
Çünkü modern Körfez modeli yalnızca petrole değil, istikrara bağımlı. Ve belki de en büyük paradoks burada ortaya çıkıyor. İnsanlık uzun yıllar boyunca teknolojiyi doğadan bağımsızlaşmanın yolu olarak gördü. Oysa teknoloji büyüdükçe doğaya olan bağımlılık ortadan kalkmadı; yalnızca görünmez hale geldi. Bugün veri merkezlerinden yapay zekâ sistemlerine kadar dijital görünen her yapı bile elektrik ve su tüketiyor. Modern dünyanın en gelişmiş şehirleri hâlâ en temel doğal kaynağa bağlı yaşamaya devam ediyor yani suya.
Bu yüzden Ortadoğu’ya yalnızca petrol üzerinden bakmak artık eksik bir okuma olabilir. Çünkü geleceğin krizleri yalnızca enerji üzerinden değil; su, altyapı ve sürdürülebilirlik üzerinden şekillenecek gibi görünüyor.
Ve belki de Körfez’in bütün hikâyesi tek bir cümlede saklı:
Çölün ortasında yükselen ihtişam, kırılgan bir yapının üzerinde duruyor.

YORUMLAR