Ana Sayfa Arama Yazarlar
Üyelik
Üye Girişi
Yayın/Gazete
Yayınlar
Kategoriler
Servisler
Nöbetçi Eczaneler Sayfası Nöbetçi Eczaneler Hava Durumu Namaz Vakitleri Gazeteler Puan Durumu
WhatsApp
Sosyal Medya
Uygulamamızı İndir
Murat Can Çetinkaya / Uzman Psikolog
Murat Can Çetinkaya / Uzman Psikolog

Yoğun Değil, Bölünmüşüz: Modern İnsan Neden Derinleşemiyor? 

Bugün birçok insan kendini “çok yoğun” diye tarif ediyor. Sürekli yapılacak işler var, cevaplanacak mesajlar var, okunacak e-postalar var, yetişilecek gündemler var. Gün bitiyor ama insanın içinde gerçek bir tamamlanma duygusu oluşmuyor. Çünkü mesele çoğu zaman yoğunluk değil; bölünmüşlük. Modern insan eskisinden daha fazla çalışıyor olabilir, ama asıl sorun şu: Artık hiçbir şeye tam olarak yerleşemiyor. 

Yoğunluk, insanın belli bir işe çok zaman ve enerji vermesidir. Bölünmüşlük ise aynı anda birçok şey tarafından çekiştirilmesidir. Aradaki fark büyüktür. Yoğun insan yorulur ama bazen tatmin olur; çünkü bir işi bitirmiştir, bir düşünceyi derinleştirmiştir, bir emeğin içinde kalmıştır. Bölünmüş insan ise yorulur ama çoğu zaman boş hisseder. Çünkü enerjisi harcanmıştır, fakat bir yere kök salmamıştır. Gün içinde yüzlerce küçük temas, küçük bildirim, küçük karar ve küçük dikkat kayması yaşar. Sonunda ortada büyük bir iş yoktur; sadece zihinsel yorgunluk vardır. 

Telefon bu bölünmüşlüğün en görünür aracı. Ama mesele sadece telefon değil. Asıl mesele, modern hayatın insanı sürekli “bir şey kaçırıyor olabilirim” duygusuyla ayakta tutmasıdır. Bir mesaj gelmiş olabilir, biri cevap bekliyor olabilir, yeni bir haber çıkmış olabilir, sosyal medyada bir tartışma dönüyor olabilir, işten bir bildirim gelmiş olabilir. Zihin artık kendi ritmine göre değil, dış dünyanın kesintilerine göre çalışıyor. İnsan düşünmüyor; çağrılıyor. Ve sürekli çağrılan zihin derinleşemez. 

Derinleşmek, bir şeyin içinde kalabilme kapasitesidir. Bir kitabın içinde, bir düşüncenin içinde, bir ilişkinin içinde, bir işin içinde, hatta bir duygunun içinde kalabilmek. Bu kolay değildir. Derinlik zaman ister, tekrar ister, sıkılmaya tahammül ister. Oysa çağımız, insanı tam tersine eğitiyor: hızlı geç, hemen tepki ver, kısa tüket, sonra diğerine atla. Böyle bir düzende insan bilgiye ulaşır ama bilgeliğe yaklaşamaz. Çok şey görür ama az şey sindirir. Çok konuşur ama az düşünür. Çok başlar ama az bitirir. 

Bu bölünmüşlüğün en ağır bedellerinden biri, iç konuşmanın zayıflamasıdır. İnsan eskiden boş kaldığında düşünürdü; şimdi boş kaldığında ekran açıyor. Eskiden canı sıkıldığında kendi zihniyle karşılaşırdı; şimdi hemen bir uyaranla kendini dağıtıyor. Bu yüzden birçok insan artık kendi duygusunu bile tam duyamıyor. İçinde bir huzursuzluk var ama adını koyamıyor. Çünkü huzursuzluğun üzerine düşünmeden önce yeni bir bildirim geliyor. Keder tamamlanmadan içerik değişiyor. Öfke anlaşılmadan mesaj yazılıyor. Kaygı işlenmeden başka bir akışa geçiliyor. Böylece duygu yaşanmıyor; sadece kesintiye uğruyor. 

İlişkiler de bundan etkileniyor. İnsanlar birbirine vakit ayırıyor gibi görünüyor ama çoğu zaman yarım dikkatle oradalar. Bir yandan dinliyor, bir yandan telefona bakıyor. Bir yandan konuşuyor, bir yandan başka bir ihtimali takip ediyor. Bu durumda yakınlık da yüzeyde kalıyor. Çünkü gerçek temas, bölünmemiş dikkat ister. Karşındaki insan, sadece sözlerinle değil, varlığınla da orada olduğunu hissetmek ister. Yarım dikkatle kurulan ilişki, zamanla yarım yakınlık üretir. 

İş hayatında da benzer bir tablo var. İnsanlar uzun saatler çalışıyor ama derin üretim azalıyor. Çünkü gün, sürekli kesintilerle parçalanıyor. Bir işe oturuyorsun; mesaj geliyor. Tekrar dönüyorsun; toplantı başlıyor. Sonra e-posta, sonra bildirim, sonra başka bir küçük talep. Günün sonunda kişi “çok çalıştım” diyor; doğru, ama belki de asıl yaptığı şey çalışmak değil, kesintiler arasında hayatta kalmaktır. Derin üretim ise kesintisiz zaman ister. Ustalık, bölünmüş dikkatle gelmez. 

Burada çözüm, hayatı tamamen sadeleştirme hayali değildir. Modern dünyadan kaçamayız. Ama bölünmüşlüğü kader gibi kabul etmek de zayıflıktır. İnsan kendi dikkatinin sahibi olmak zorundadır. Bunun için küçük ama net sınırlar gerekir: belirli saatlerde bildirimi kapatmak, tek işle çalışmak, telefonsuz zaman aralıkları oluşturmak, okuma ve düşünme için kesintisiz alan açmak, ilişkilerde ekransız temas kurmak. Bunlar lüks değil; zihinsel bütünlüğün şartlarıdır. 

Son söz şu: Biz çoğu zaman yoğun olduğumuzu sanıyoruz, ama aslında parçalanmış durumdayız. Yoğunluk bazen üretir; bölünmüşlük çoğu zaman tüketir. İnsan derinleşmeden olgunlaşamaz. Ne düşüncede, ne ilişkide, ne işte, ne de kendi iç dünyasında. Bu çağın en büyük becerilerinden biri artık daha çok şey yapmak değil; bir şeyin içinde yeterince kalabilmektir. Çünkü insanın kalitesi, temas ettiği şeylerin sayısıyla değil, onlara ne kadar derin temas edebildiğiyle anlaşılır. 

 

YORUMLAR

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

YAZARLAR
TÜMÜ

SON HABERLER