“Kıskanıyorsa seviyordur” cümlesi, toplumumuzda neredeyse atasözü kadar normalleştirilmiş durumda. Dizilerde, şarkılarda, sosyal medyada; kıskançlık tutku, sahiplenme ise bağlılık diye pazarlanıyor. Oysa kıskançlığın önemli bir kısmı sevgiyle değil, kaygıyla ilgilidir. Daha sert söyleyelim: Birçok ilişkide kıskançlık, sevgiden çok kontrol ihtiyacını maskelemek için kullanılır.
Kıskançlık tek bir şey değildir. Bazen gerçek bir tehdit karşısında ortaya çıkan doğal bir duygudur: İlişkiyi tehdit eden somut bir üçüncü kişi, açık bir sınır ihlali, aldatma vb. Bu durumda kıskançlık, “burada bir problem var” diyen bir sinyal gibi çalışabilir. Fakat çoğu kıskançlık, dışarıdan gelen tehdide değil, içerideki kırılganlığa dayanır. Kişi, karşısındaki insanın özgürlüğünü, sosyal çevresini, bireysel alanını tolere edemez; çünkü zihninde şu senaryo sürekli döner: “Giderse ben yok olurum.” Bu, sevgi değil; bağlanma kaygısıdır. Ve kaygı, çoğunlukla kontrol ister.
Romantize edilen kıskançlık iki yolla zehir üretir. Birincisi, kişinin karşısındakini sürekli savunma pozisyonuna itmesi. “Neredesin?”, “Kimleydin?”, “Niye geç kaldın?”, “Şunu niye beğendin?”, “Bunu niye giydin?” gibi sorular tek tek masum görünebilir. Ama düzenli hale geldiğinde, ilişki bir güven alanı olmaktan çıkar; sorgu odasına döner. İkincisi, kıskanan kişinin kendi kaygısını yönetmek yerine karşı tarafı sınırlayarak rahatlaması. Yani kişi kendini düzenlemek yerine dünyayı daraltır. Bu kısa vadede kaygıyı düşürür, ama uzun vadede bağımlılığı ve şiddeti artırır. Çünkü rahatlama kontrolle geldikçe, kontrolün dozu artar.
Kıskançlığın sevgi gibi görünmesinin bir nedeni de “fedakârlık” mitidir. Bizde aşk çoğu zaman “kendinden vazgeçmek” üzerinden anlatılır. “Benim için her şeyden vazgeçer” fikri, bağlılık kanıtı sayılır. Oysa yetişkin ilişki, iki ayrı insanın birlikte kalabilmesidir. İki insanın birbirini yutması değil. Birinin sosyal çevresini kesmesi, kıyafetini değiştirmesi, telefonunu göstermesi, konum paylaşması, işini bırakması “aşk” değil; kimlik kaybıdır. Kimlik kaybı da zamanla ya öfkeye ya da gizli kaçışlara dönüşür.
Peki kıskançlık ne zaman “kontrol”e evrilmiş sayılır? Burada bazı net ölçütler var:
Bir: Kıskançlık, somut bir olaya değil sürekli bir şüphe atmosferine dayanıyorsa. Kanıt yokken senaryo üretmek, karşı tarafı sürekli suçlu gibi görmek.
İki: Kıskançlık, sınır koymayı değil sınır kaldırmayı hedefliyorsa. “Şu arkadaşınla görüşme”, “o ortama gitme”, “ailenle çok olma” gibi sosyal izolasyon girişimleri.
Üç: Kıskançlık, açıklama istemek değil itaat talep etmekse. “Açıkla” değil “ben ne dersem o” çizgisi.
Dört: Kıskançlık, duygusal cezalandırma ile yürüyorsa. Küsme, sessiz kalma, küçümseme, tehdit, “madem öyle ben de…” türü misillemeler.
Beş: Kıskançlık, teknolojiye taşmışsa. Telefon karıştırma, şifre isteme, sürekli konum takibi, sosyal medya üzerinden kontrol.
Bunların ortak noktası şu: İlişki güven değil, gözetim üzerine kurulmuştur. Gözetimle sevgi aynı anda büyümez. Gözetim arttıkça sevgi değil, gerilim artar.
Bu meselede en büyük tuzak, kıskançlık yaşayan kişinin kendini “haklı” hissetmesidir. Çünkü kaygı gerçek bir duygudur; insan gerçekten sıkışır, gerçekten daralır. Ama duygunun gerçekliği, davranışın doğruluğu anlamına gelmez. “Kaygılanıyorum” demek meşrudur. “O halde seni kontrol edeceğim” demek meşru değildir. Yetişkinlik tam burada başlar: Duygumu kabul ederim, ama duygumla her şeyi yapmam.
Sağlıklı ilişki kıskançlığı tamamen sıfırlamaz; yönetir.
Kıskançlık sevginin kanıtı değildir. Sevgi, karşı tarafın özgürlüğünü taşıyabilmektir. Özgürlüğü taşıyamayan ilişki, eninde sonunda ya patlar ya çürür. Kıskançlığı romantizm diye satmak, insanları “kontrol = aşk” denklemine mahkûm ediyor. Halbuki aşk, sahip olmak değil; birlikte kalabilmektir.

YORUMLAR