Ana Sayfa Arama Yazarlar
Üyelik
Üye Girişi
Yayın/Gazete
Yayınlar
Kategoriler
Servisler
Nöbetçi Eczaneler Sayfası Nöbetçi Eczaneler Hava Durumu Namaz Vakitleri Gazeteler Puan Durumu
WhatsApp
Sosyal Medya
Uygulamamızı İndir
Murat Can Çetinkaya / Uzman Psikolog
Murat Can Çetinkaya / Uzman Psikolog

Travma Dilinin İstismarı: Her Rahatsızlık “Travma” Değildir 

Son yıllarda “travma” kelimesi, psikoloji literatüründen çıkıp gündelik konuşmanın ana para birimine dönüştü. Tartışmada canı sıkılan “travmatize oldum” diyor, eleştiri alan “tetiklendim” diyor, iş yerinde zorlanan “toksik” etiketi yapıştırıyor. Bu dilin yayılması ilk bakışta iyi gibi görünüyor: İnsanlar duygularını adlandırıyor, psikolojik konular görünür oluyor. Ama burada ciddi bir sorun var. Kavram şiştikçe anlam kayboluyor. Travma her şeye denince, aslında travma olan şeyler de sıradanlaşıyor. Sonuç: Hem klinik gerçeklik bulanıklaşıyor hem de toplumsal bir “mağduriyet üstünlüğü” rejimi kuruluyor. 

Travma, basitçe “çok üzüldüm” demek değildir. Zor bir deneyim, ağır bir hayal kırıklığı, kalp kırıklığı, aşağılanma… Bunların hepsi acı vericidir. Fakat travma dediğimiz şey daha spesifik bir mekanizma içerir: Kişinin baş etme kapasitesini aşan bir tehdide maruz kalması ve ardından sinir sisteminin “tehlike geçti” moduna dönememesi. Bu nedenle travmanın çekirdeğinde, kalıcı bir alarm hali vardır. Travma sonrası tabloyu ayırt eden şey, yaşanan olayın “çok kötü” olması değil; olaydan sonra zihnin ve bedenin o olayla ilişkisinin bozulmasıdır. 

Bu bozulma çoğunlukla üç alanda kendini gösterir. Birincisi, yeniden yaşantılama: İstenmeden gelen görüntüler, anılar, rüyalar, bedensel flashback’ler. İkincisi, kaçınma: Olayı hatırlatan yerlerden, kişilerden, konuşmalardan, hatta duygulardan kaçma. Üçüncüsü, artmış uyarılmışlık: irkilme, uyku bozulması, öfke patlamaları, sürekli tetikte olma, konsantrasyon güçlüğü. Bunlara ek olarak utanç, suçluluk, kendilik algısında kırılma (“ben artık aynı kişi değilim”) sık görülür. Yani travma, bir etiket değil; belirli bir psikofizyolojik düzenin bozulmasıdır. 

Peki “travma dili” neden bu kadar cazip? Çünkü güçlü bir ahlaki avantaj sağlar. Bir tartışmada “incindim” demek bir şeydir; “travmatize oldum” demek başka bir şey. İkincisi tartışmayı anında kapatır, karşı tarafı fail konumuna iter, kişiye dokunulmazlık sağlar. Bu nedenle travma dili, bazen hakiki acıyı anlatmak için değil, güç kazanmak için kullanılır. Burada acımasız bir gerçek var: Bazı insanlar “duygusal hassasiyet” üzerinden otorite kurar. Eleştiri alamaz, sorumluluk konuşamaz, sınır duyamaz; çünkü her sınır “tetikleyici” ilan edilir. 

Bu istismarın bedeli ağır. Birincisi, gerçek travma mağdurları görünmezleşiyor. Savaş, ağır istismar, işkence, ciddi kazalar, ölüm tehdidi, cinsel saldırı gibi deneyimler yaşayan insanların yaşadıkları, gündelik “travma” söylemi içinde sıradanlaşıyor. Toplumun duyarlılığı artmıyor; tam tersine duyarsızlaşıyor. “Yine mi travma” denmeye başlanıyor. İkincisi, bireysel dayanıklılık aşınıyor. İnsan, her rahatsızlıkta kendini travmatize olmuş ilan edince, rahatsızlıkla baş etmeyi değil, rahatsızlıktan korunmayı öğreniyor. Bu da kaçınmayı büyütüyor. Kaçınma büyüdükçe kaygı büyür; kaygı büyüdükçe dünya daha tehlikeli görünür. Kısır döngü. 

Burada kritik ayrım şu: “Zor deneyim” ile “travmatik deneyim” arasında bir süreklilik var ama aynı şey değiller. İnsan hayatı, kaçınılmaz olarak acı üretir. Kayıp, reddedilme, başarısızlık, eleştirilme, hayal kırıklığı… Bunlar psikolojik gelişimin hammaddesidir. Her acıyı travma ilan etmek, insanı olgunlaştıran çatışmayı da patolojiye çevirir. Bu, hem kişiyi küçültür hem de gerçek yardımı geciktirir; çünkü doğru müdahale, doğru kavramsallaştırmadan geçer. 

Ne yapılmalı? Önce dilde disiplin. Bir şey sizi çok etkilediyse “sarsıldım, çok zorlandım, günlerce aklımdan çıkmadı” deyin. Bu dürüst ve somut. “Travma” kelimesini ise, yukarıdaki belirtilerle birlikte ve bir süreklilik içinde kullanın. İkinci olarak, tetiklenme kavramını da ciddileştirmek gerekir. Tetiklenme, “rahatsız oldum” değildir; bedensel alarmın, geçmiş bir tehdidin izleriyle şimdiye taşmasıdır. Üçüncü olarak, toplumun “mağduriyet yarışı”na prim vermemek lazım. Acıyı küçümsemeden, ama acıyı bir iktidar aracına da dönüştürmeden konuşmayı öğrenmeliyiz. 

Travma gerçektir, ağırdır ve ciddiye alınmalıdır. Tam da bu yüzden, her şeye “travma” demek travmanın hakkını yemek demektir. Kelimenin değerini korumak, hem klinik doğruluk hem de ahlaki sorumluluk gerektirir. Duyguları adlandırmak önemlidir; fakat adlandırma, gerçeklikle temas halinde olursa iyileştirir. Aksi halde sadece bir rol dağıtımına dönüşür: kimi mağdur, kimi fail. O role sığınan da büyümez; sadece korunur. 

 

YORUMLAR

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

YAZARLAR
TÜMÜ

SON HABERLER