Bugün sokakta, iş yerinde, ilişkilerde sık rastladığımız bir tablo var: Yaş büyüyor ama taşıma kapasitesi büyümüyor. İnsanlar kendilerini “yetişkin” gibi sunuyor; ama en küçük hayal kırıklığında, eleştiride, gecikmede, sınırda çocuk gibi dağılıyor. Bu, bireysel bir “zayıflık” hikâyesi değil; kültürel bir iklim. Konforun ideoloji haline geldiği, rahatsızlığın “kötülük” sayıldığı bir çağda, yetişkinlik becerileri köreliyor. Sonuçta ortaya yetişkin bedeninde “çocuk aklı” çıkıyor: hak talep eden, ama yük almayan; hassasiyeti büyüten, ama dayanıklılığı büyütmeyen; sürekli anlaşılmak isteyen, ama kendini yönetmek istemeyen bir tipoloji.
Bu tipoloji en çok üç alanda görünür: Aile, iş ve ilişki.
Ailede “yetişkin çocuk” şunu yapar: Özgürlük ister ama bedel istemez. Maddi bağımsızlık olmadan tam bağımsızlık talep eder; sorumluluk geldiğinde “baskı” diye adlandırır. Ev içinde görev paylaşımını “benim alanıma müdahale” diye okur. Eleştiri aldığında ya alınganlıkla çöker ya da öfkeyle saldırır. Çünkü eleştiri, bir düzenleme çağrısı olmaktan çıkıp “ben sevilmiyorum” işaretine dönüşür. Böyle bir zihinde sevgi koşulsuz bir sıcaklık, hayat ise sürekli “kolaylık” üretmesi gereken bir mekanizmadır. Hayat kolaylık üretmeyince de biri suçlanmalıdır: aile, sistem, patron, partner, “toksik” insanlar… Çocuk aklının en temel refleksi budur: Sorunu sahiplenmek yerine fail aramak.
İş hayatında tablo daha nettir. Yetişkin çocuk, motivasyon yoksa çalışamaz; canı istemezse başlayamaz. Süreklilik ve disiplin “robotluk” diye küçümsenir. Halbuki işin doğası zaten sıkıcı tekrarlar içerir; ustalık oradan çıkar. Bu noktada konfor ideolojisi devreye girer: “Ben kendimi zorlamamalıyım.” Evet, insan kendini tüketmemeli; ama zorlanmayı da büyümenin koşulu olarak kabul etmeli. Zorlanmaya tahammül edemeyen çalışan, en küçük baskıda tükenir; çünkü onu taşıyacak kası geliştirmemiştir. Tükenmişlik yalnızca “çok çalışmak”tan değil, “yük taşımaya alışmamış olmak”tan da çıkar.
İlişkilerde ise yetişkin çocuk, yakınlığı “sürekli iyi hissetmek” zanneder. Partneri bir tür bakım nesnesine çevirir: Beni rahatlat, beni onayla, beni anla, beni taşı. Tartışma olduğunda ilişkiyi çözmek yerine “beni tetikledin” diyerek geri çekilir ya da karşı tarafı cezalandırır. Sınır duyunca “sevilmiyorum” diye okur. Burada kritik mesele şudur: Yetişkin ilişki, iki kişinin kendi duygusunu yönetebilmesiyle yürür. Duygu yönetimini partnerden beklemek, sevgi değil bağımlılık üretir. Bağımlılık ise zamanla kıskançlığa, kontrole, pasif-agresif cezalara ve bitmeyen alınganlığa dönüşür.
Bu “yetişkin çocuk” halini besleyen şey sadece bireysel zaaf değil; kültürel teşvikler. Sosyal medya, sürekli haklı hissetmeyi pazarlıyor. Kişisel gelişim dili, bazen “kendini koru” adı altında sorumluluktan kaçışı meşrulaştırıyor. “Kendine iyi bak” söylemi, “kendini zorlayarak büyü” fikrini gölgeliyor. Ayrıca aileler de bunu güçlendiriyor: Çocukların yerine problem çözüyor, onların yerine kavga ediyor, onların yerine bedel ödüyorlar. Sonra çocuk büyüdüğünde yetişkinlik bekleniyor. Olmaz. Bedeli çocukken ödemeyen, yetişkinken panikler.
Çıkış yolu basit ama acı: Yetişkinlik, konforu artırma sanatı değil, rahatsızlığa dayanma kapasitesidir. Hayatın can sıkıcı, belirsiz, gecikmeli ve haksız taraflarını taşıyabilmek. Bunu romantize etmiyorum; sadece gerçeği söylüyorum. Yetişkinlik şu üç beceriyle anlaşılır:
Bir: gecikmeye tahammül (hemen sonuç istememek).
İki: eleştiriyi kaldırabilmek (dağılmadan düzenleme yapabilmek).
Üç: yük alma (şartlar iyi değilken de sorumluluk üstlenebilmek).
Bu kaslar gelişmeden özgürlük, mutluluk ve ilişki kalitesi artmaz. Çünkü özgürlük, “canım ne isterse” değil; “canım istemese de doğruyu yapabilmek”tir. Toplum olarak konforu kutsarken yetişkinliği küçümsedik. Şimdi bedelini yaşıyoruz: kırılgan, alıngan, çabuk vazgeçen ve sürekli bir “korunma” talep eden bir kalabalık. İyi haber şu: Bu durum kader değil. Yetişkinlik öğrenilir. Ama ilk şartı, konforu erdem sanmaktan vazgeçmektir.

YORUMLAR