Ana Sayfa Arama Yazarlar
Üyelik
Üye Girişi
Yayın/Gazete
Yayınlar
Kategoriler
Servisler
Nöbetçi Eczaneler Sayfası Nöbetçi Eczaneler Hava Durumu Namaz Vakitleri Gazeteler Puan Durumu
WhatsApp
Sosyal Medya
Uygulamamızı İndir
Alperen Varol / Halk Bilimci,Yazar
Alperen Varol / Halk Bilimci,Yazar

Zihnimizdeki Deve Derisi

Takvimler yine haziranın onunu gösterdiğinde, dünya edebiyatının ve Türk dünyasının o bilge kalemini, Cengiz Aytmatov’u kaybedişimizin yıl dönümünü anıyoruz. Aytmatov’u anmak, yalnızca geçmişte kalmış güzel bir ismi yâd etmek değildir, onun bozkırdan yükselen sesini, bugünün beton binaları arasından duyabilmektir. Aytmatov, bugünü yıllar öncesinden görmüş, insanın modern zamanlarda uğrayacağı en büyük felaketi bize bir efsaneyle fısıldamıştı.

Mankurtluk. Gün Olur Asra Bedel romanında anlatılan sarsıcı işkenceyi hatırlar mısınız? Juan-Juanlar tutsakların kafasına taze deve derisi geçirir ve onları bozkırın kızgın güneşi altında bırakırlardı. Deri kuruyup büzüldükçe kafatasını sıkar, saçlar dışarı çıkamayıp içeri, beyne doğru büyürdü. Korkunç acıların sonunda tutsak geçmişini, annesini, dilini ve kimliğini unutur, sadece efendisinin sözünü dinleyen ruhsuz bir robota, yani bir “mankurt”a dönüşürdü.

Bugün 2026 yılının modern ve gürültülü şehir hayatında, hiçbirimiz bozkırın ortasında kızgın güneşe terk edilmiş değiliz belki ancak çok daha sinsi bir tehlikeyle karşı karşıyayız. Devenin derisi artık kafamızın dışında değil, doğrudan zihnimizin içinde, düşüncelerimizin ve görüşlerimizin üzerinde kuruyor. Modern dünya, medyanın, sosyal çevrelerin, ideolojilerin ve popüler kültürün eliyle zihnimize öyle hazır şablonlar, öyle paket program görüşler enjekte ediyor ki, insan bir süre sonra kendi özgün düşüncesini üretemez hale geliyor. Tıpkı o kuruyan derinin saçları içeri doğru büyütüp beyni ezmesi gibi, bugünün dayatılan fikirleri de insanın kendi iç sesini, kendi ruhunun çığlığını ezerek yok ediyor. Kendi fikrimiz zannettiğimiz şeyler, aslında zihnimize geçirilen o modern deve derisinin ta kendisi oluyor. Bugünün modern şehir insanı, her şeyi hızla tüketmek üzere kodlanmış durumdadır. Maalesef bu tüketim çılgınlığından nasibini en çok alan da sevgi, aşk ve dostluk oldu. Artık ilişkiler derin bir anlayışa, sabra ya da bir kader ortaklığına dayanmıyor, günübirlik hazların, vitrin süslerinin ve birbirini tüketmenin birer aracı haline geliyor. İnsanlar birbirlerinin ruhuna dokunmak, birbirini derinden anlamak yerine, egolarını tatmin edip eskiyeni yenisiyle değiştirmeyi seçiyor. Aşka ve anlayışa dayanmayan bu günlük ilişkiler, modern insanın kalbini biraz daha çoraklaştırıyor.

Tam da bu noktada, Aytmatov’un zamansız eseri Selvi Boylum Al Yazmalım bozkırın ortasından bugünün insanına sert bir tokat indiriyor. Asel’in meşhur yol ayrımını hatırlayalım.

Asel, kendisine büyük bir tutku veren ama o tutkunun getirdiği sorumluluğu taşıyamayıp onu yarı yolda bırakan İlyas’ı değil, ona ve çocuğuna hiçbir karşılık beklemeden kucak açan, hayatını adayan Baytemir’i seçmişti. Aytmatov bize popüler kültürün dayattığı cilalı, bencil aşk masallarını değil, gerçeğin kendisini haykırıyordu.

“Sevgi neydi? Sevgi iyilikti, dostluktu, sevgi emekti…”

Modern dünya, emeğin ve vefanın altını oydukça insanlık kalesinde devasa gedikler açılıyor. Zihni mankurtlaşmış, kalbi çoraklaşmış bir kitleye doğru sürüklenirken, akıntıya karşı kürek çekecek asil iradeye her zamankinden daha fazla muhtacız.

Etrafımızdaki herkes günlük ilişkilerin, yapay gürültülerin ve hazır görüşlerin peşinden sürüklenirken, insanın kendi içindeki saf sevgiyi, anlayışı ve özgün ruhu koruyabilmesi sence neye bağlıdır? Cevap, unutturulmaya çalışılan kadim insani değerlere sarsılmaz bir sadakatle yeniden sahip çıkmakta gizlidir.

Vefayı, emeği, fedakârlığı ve saf vicdanı inatla korumak, bugün modern dünyaya karşı yapılabilecek en asil, en gürültüsüz başkaldırıdır. Tıpkı Toprak Ana romanındaki Tolgonay Ana’nın, savaşın elinden her şeyini aldığı o kapkaranlık dönemde bile hayata küsmeyip toprağına, üretimine ve insani değerlerine sarılması gibi… İnsan kalabilmek, her şeyin hızla çürüdüğü bu çağda bir cephe savaşı vermektir.

Her savaş gibi, bu amansız varoluş mücadelesi de ruhu hırpalar, yorar ve tüketir. İnsan, üzerine çullanan bu devasa gürültüden sağ çıkabilmek için eninde sonunda dışarıdaki cepheyi bırakıp kendi içindeki korunaklı kaleye, mahrem limanlara çekilmek zorundadır.

Zihnimizin bu kadar bulandırıldığı bu çağda, ruhumuzu dinlendirmek ve insan kalabilmek için sığınacağımız gizli limanlar devreye girer. Herkesin ayakta olduğu, yapay ve tüketen ilişkilerin aktığı zaman diliminde dünyanın bir anlığına durduğu dingin uyku anı ve modern mankurtlaşmaya karşı en güçlü kalkanımız olan kalem ile yazı…

İnsan yazarken sadece kâğıda kelimeler dökmez, modern dünyanın unutturmaya çalıştığı saf insani değerleri, kendi kaderini, efsanesini ve ruhunu yeniden inşa eder. Yazı, bu çağda insanın kendi uyanıklığını koruma, hazır şablonlara boyun eğmeme ve çetin cephe savaşını kendi içine dönerek kazanma mücadelesidir.

Cengiz Aytmatov’un bozkırdan yükselen sesi, aramızdan ayrılışının bu yıl dönümünde bize hala aynı şeyi fısıldıyor. “İnsan için en zor olanı, her gün insan kalabilmektir.” Zihnimizdeki modern deve derilerini kalemin ucuyla yırtıp atmak ve her gün yeniden insan kalabilmek ümidiyle… Ruhun şad olsun bilge yazar.

YORUMLAR

Bir adet yorum var

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

YAZARLAR
TÜMÜ

SON HABERLER