Ana Sayfa Arama Yazarlar
Üyelik
Üye Girişi
Yayın/Gazete
Yayınlar
Kategoriler
Servisler
Nöbetçi Eczaneler Sayfası Nöbetçi Eczaneler Hava Durumu Namaz Vakitleri Gazeteler Puan Durumu
WhatsApp
Sosyal Medya
Uygulamamızı İndir
Ötüken Haber
Ötüken Haber

Zamanın Donmuş Kalbi

Taş Dikenlerle Yol Bırakanların Medeniyeti

Bir milletin medeniyetini ölçmek için önce taşlarına bakarız. Surlarına, tapınaklarına, saraylarına, kitabelerine… Eğer geride yükselen yapılar, kazınmış yazılar ve kurumsallaşmış düzenler bırakmışsa onu tarihin merkezine yerleştiririz. Peki geride taş yerine yol bırakanlar? Hafızasını duvara değil göç yoluna, mabede değil göğe, kitaba değil söze emanet edenler? Onların medeniyetini hangi ölçüyle okuyacağız?

Modern tarih algısının en büyük yanılgılarından biri burada başlar. Medeniyet çoğu zaman yerleşmekle, yükselmekle, taş dikmekle ve yazıya geçirmekle eş tutuldu. Güneyin büyük şehirleri, nehir havzaları, kutsal merkezleri ve taş yapıları insanlık hafızasının ana sahnesi sayıldı. Buna karşılık bozkır, kuzey ve hareket hâlindeki toplumlar çoğu kez geçici, eksik, tarihin kenarında kalmış dünyalar gibi görüldü. Sanki şehir kurmayan toplum düzen kurmamış, taş dikmeyen millet hafıza bırakmamış, yazıya az konuşan kültür düşünmemişti.

Oysa bu ölçü eksiktir. Çünkü insanlık yalnızca taşa yazarak hatırlamadı. Kimi toplumlar hafızayı dikti; kimi toplumlar yürüttü. Güney kutsalı taşa, şehre, yazıya ve kuruma dönüştürdü. Bozkır ise onu söze, yola, göğe ve mevsime emanet etti. Biri hafızayı görünür kıldı; diğeri yaşanır tuttu. İkisi de insanlık tarihinin farklı dilleridir. Fakat biri kalıcı göründüğü için merkeze alınırken diğeri çoğu zaman sessizlikle karıştırıldı.

Bozkırı “eksik şehir” sanmak bu yüzden büyük bir yanılgıdır. Bozkır, şehir kuramadığı için değil başka türlü bir dünya kurduğu için farklıdır. Onun medeniyet dili duvarda değil ufukta, mabette değil göğün altında, kayıtta değil davranışta belirir. Bir toplumun düzeni sarayında olduğu kadar toyunda; hukuku kitabında olduğu kadar töresinde; hafızası kitabelerinde olduğu kadar kuşaktan kuşağa taşıdığı sözde de saklı olabilir.

Bozkır hafızasının üç ana damarı vardır: söz, yön ve döngü.

Söz, bozkırda yalnızca anlatmaz; saklar. Ateş başında söylenen hikâye, kopuzun taşıdığı ses, yaşlının duası, çocuğa verilen ad, yas sırasında korunan tavır ve toyda tekrar edilen gelenek bir topluluğun kendisini unutmasına engel olur. Yazı nasıl bir hafıza tekniğiyse, söz de öyledir. Üstelik söz, bilgiyi olduğu kadar duyguyu ve tavrı da taşır. Bir destan geçmişi anlatırken hangi davranışın yüceltildiğini, hangisinin ayıplandığını da öğretir. Böylece hafıza kâğıtta kalmaz; insanın dilinde ve hareketinde yaşamaya devam eder.

Yön, bozkır insanı için basit bir coğrafya bilgisinden fazlasıdır. Yönünü bilen nereye gideceğini ve nereye ait olduğunu birlikte bilir. Gök, dağ, su, yurt ve yol bu yüzden yalnızca tabiat unsurları sayılmaz; insanın dünyadaki yerini belirleyen işaretlere dönüşür. Yerleşik toplumlar merkezlerini çoğu zaman şehirlerle kurarken bozkır insanı merkezini istikametle, gökle ve yurt fikriyle kurar. Kaybolmak, yolu şaşırmanın ötesinde töreden, atadan ve anlamdan uzaklaşmaktır. Bu yüzden bozkırda medeniyet, duvar örmekten çok yönünü kaybetmemekle ilgilidir.

Döngü ise zamanın bozkırdaki kalbidir. Kış toprağı öldürmez; saklar. Kar, hayatı yok etmez; örter ve vaktini bekletir. Bahar geldiğinde tabiat sıfırdan başlamaz; gizlenen hayat yeniden görünür olur. Nevruz’un derin anlamı da burada belirir. O, bir mevsim bayramı olmanın ötesinde zamanın kendisini yenilemesidir. Çizgisel zaman bize sürekli uzaklaşmayı öğretirken döngüsel zaman kaybolanın bütünüyle yok olmadığını fısıldar. Milletlerin hafızası da böyledir: Bazen uzun bir kışın altında susar fakat uygun vakitte yeniden çözülür.

Kök arayışı da bu noktada başka bir anlam kazanır. Kayıt bize adı verir; hafıza ise o adın hangi göğün altında, hangi sözle, hangi istikametle ve hangi dünya duygusuyla yaşadığını hatırlatır. Kök yalnızca belgede aranmaz; dilde, duada, yönde, mevsimde ve törede de saklıdır.

Bu yüzden bozkır hafızasını hatırlamak, geçmişe romantik bir kaçıştan çok medeniyeti tek bir ölçüye hapsetmeme çağrısıdır. Taşı, yazıyı ve şehri inkâr etmeden; yürüyen hafızayı da görmeyi öğrenmek gerekir. Çünkü insanlık hafızasının bir kısmı kitabelere kazındıysa bir kısmı da atın izinde, göç yolunda, ateş başında, ağacın gölgesinde, duanın sesinde ve göğe bakan insanın sessizliğinde yaşadı.

Zamanın donmuş kalbi bize şunu hatırlatır: Her hafıza sıcak şehirlerde yeşermez; bazı hafızalar soğukta korunur. Her medeniyet taşa kazınmaz; bazıları insanın yürüyüşüne, yön duygusuna ve sözü taşıma kudretine siner. Bir milletin en büyük anıtı bazen yükselttiği duvar yerine kaybetmediği istikamettir.

Çünkü bazı medeniyetler taş dikerek değil yönünü kaybetmeyerek yaşar.

YORUMLAR

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

YAZARLAR
TÜMÜ

SON HABERLER