
Bazı resimler vardır; bir kere bile görseniz zihninizden de kolay kolay çıkaramazsınız. Belleğin Azmi tam da böyle bir eser. İlk bakışta tuhaf, hatta biraz absürt; ikinci bakışta ise tanıdık bir his uyandırıyor ve herkes ilk bakışta bile kolaylıkla birkaç yorum yapabiliyor.
Bu eser üzerine bir şeyler yazarken “zaman gerçekten bizim sandığımız kadar sabit ve katı mı yoksa Salvador Dali’nin zihnindeki gibi akışkan mı?” diye kendime defalarca sordum. Elbette zaman mekân kuramları hakkında belki de milyonlarca yazılan çizilen şeyler var ama benim sorduğum soruya almak istediğim cevap fizik kuralları değil.
Hani gündelik hayatta da olur ya; bir an çok net hatırladığınız bir şey, üzerinden biraz zaman geçince zihnimizin içinde sanki erimiş gibi yok olur. İşte tam da o hissin resim hâlidir bu tablo.
Bugün bu tabloya bakarken, okurlarıma diğer (yapay zekâ yaftası vurulan) yazılarımdaki gibi akademik ders vermektense, aralara yerleştirdiğim küçük notlarla birlikte sakince durup düşünme alanı açmak daha anlamlı geliyor bana.
Resme ilk bakışta insanın gözü, bir masa kenarından ve kuru bir ağaç dalından sarkmış, dalga dalga olmuş saatlere takılır. Saat dediğin serttir, düzenlidir, dakiktir. Ama burada öyle değil; saatler sanki güneşte yumuşamış ve malzemesinin sert olduğunu unutup kendilerini salıvermiş gibidirler.
Çiçeği burnunda bir sanat tarihçisi olarak bu noktada ister istemez şunu düşünürüm: Dali, saatleri zamanı ölçen bir araç olmaktan çıkarmış, aklın kontrolünü gevşetip bunu insan zihninin keyfine bırakmış sanki.
Tekrar resme baktığımızda köşede kapalı bir saat daha görürüz. Üzerindekileri daha dikkatli incelediğimizde, ilk bakışta motif sandığımız şeyin aslında birer karınca olduğunu fark edebiliriz.
İlginç değil mi?
Karınca, Dali ikonografisinde çürümenin ve çözülmenin simgesidir. Yani zaman yalnızca yumuşamıyor, aynı zamanda bozuluyor. Sonuçta en sert metal bile zamana yenik düşer. Bu detay bana hatırımızda olan her şeyin aslında biraz da çürümeye mahkûm olduğunu hissettirdi. Çünkü zaman geçtikçe o anının üzerine yeni anlamlar ekleriz, bazı kısımlarını bilinçli ya da bilinçsiz sileriz.
Yani tablo bize şunu fısıldar: Bellek kalıcı sanılır ama o da zamanla aşınır. Hatırlamak bile bir mücadeledir. Belleğin “azmi” tam da burada başlar; unutuşa rağmen tutunma çabası.
Ama burada bir gazete köşesinde şunu söylemek sanki daha dürüst olur: Bu tabloyu sevmemizin nedeni kuramsal derinliği değil, kendimizi içinde bulmamızdır. Hepimiz zamanın bazen eridiğini, bazen üzerimize çöktüğünü hissetmedik mi? Takvime bakıp “nasıl geçti bu yıl? neler yaşadık?” diye sormadık mı?
Bu resmi bugünün temposuyla yan yana koyduğunuzda daha da çarpıcı hâle gelir. Sürekli saate bakan, dakikalarla yarışan, “vaktim yok” cümlesini diline pelesenk etmiş insanlarla dolu bir dünyada yaşıyoruz.
Dali ise neredeyse yüz yıl önce çıkıp diyor ki: “Merak etmeyin, zaman sandığınız kadar sağlam değil. Onu biz sertleştiriyoruz, oysa belleğimizde her şey akışkan.”
Belleğin Azmi, müzede duvarda asılı duran bir başyapıt olmanın ötesinde, hepimizin zihninde her gün yeniden üretilen bir sahne.
Unuttuğumuzu sandığımız ama bir koku, bir ses ya da bir görüntüyle ansızın geri gelen anılar gibi… Zaman akıyor mu, yoksa biz mi onu hatırladıkça yeniden şekillendiriyoruz?

YORUMLAR