Ana Sayfa Arama Yazarlar
Üyelik
Üye Girişi
Yayın/Gazete
Yayınlar
Kategoriler
Servisler
Nöbetçi Eczaneler Sayfası Nöbetçi Eczaneler Hava Durumu Namaz Vakitleri Gazeteler Puan Durumu
WhatsApp
Sosyal Medya
Uygulamamızı İndir
Sıla Şentekin / Yazar
Sıla Şentekin / Yazar

Korkunun Olduğu Yerde Başlayan Hayat

Bazen insan, hayatının tam ortasında durup şunu hisseder: “Burada olmamalıydım.” Ne büyük bir yıkım vardır ne de açık bir kayıp; ama içten içe büyüyen bir sıkışmışlık vardır. Günler birbirini kovalar, yapılması gerekenler yapılır, sorumluluklar yerine getirilir. Yine de insanın içinde bir yer hep eksik kalır. Sıçrayış, tam olarak bu sessiz eksikliğin kitabıdır. Okuru motive etmeye çalışmaz, bağırmaz, umut satmaz. Sadece insanın kalbine dokunur ve orada uzun süredir bastırılan bir gerçeği uyandırır:

“İnsan, çoğu zaman başarısızlıktan değil; değişmek zorunda kalmaktan korkar.”

Bu korku çoğu zaman yüksek sesle dile getirilmez. İnsan kendine bile itiraf etmekte zorlanır. Çünkü değişmek demek, alıştığın her şeyi sorgulamak demektir. Kim olduğunu, neden bu yolda yürüdüğünü, aslında ne istediğini… Sıçrayış, bu soruları nazikçe ama ısrarla sorar. Cevap vermek zorunda bırakmaz; ama kaçmana da izin vermez. Okur, sayfalar ilerledikçe şunu fark eder: Belki de en uzun süredir ertelediği şey, kendi hayatıdır.

Kitap, konfor alanını sıcak ve güvenli bir yer gibi anlatmaz. Aksine, yavaş yavaş daralan bir alan olarak resmeder onu. İlk başta rahattır, tanıdıktır; ama zamanla nefessiz bırakır. Alıştığımız hayatlar, alıştığımız korkular ve “şimdi sırası değil” diyerek ertelediğimiz hayaller… Sıçrayış, bu ertelemenin masum olmadığını hissettirir. Çünkü beklemek çoğu zaman sadece beklemek değildir. Satırlar arasında yankılanan şu cümle, insanın içine ağır ağır çöker:
“Beklemek, çoğu zaman vazgeçmenin süslü hâlidir.”

İnsan bekledikçe kendine yabancılaşır. İçindeki o ilk heyecan, ilk cesaret yavaş yavaş silinir. Hayaller küçülür, beklentiler azalır, “idare eder” cümlesi hayatın merkezine yerleşir. Sıçrayış, bu kabullenişin ne kadar tehlikeli olduğunu anlatır. Çünkü insan, mutsuz olduğu bir hayata alışabilir. Ama bu alışkanlık, ruhu sessizce yorar. Kitap tam da bu noktada durur ve okura şunu düşündürür:

“Alıştığın şey gerçekten yaşamak mı, yoksa sadece dayanmak mı?”

Metnin duygusal gücü, hazır olma meselesine yaklaşımında saklıdır. İnsan çoğu zaman kendine şunu söyler: “Biraz daha hazır olayım.” Daha çok bilgi, daha çok para, daha çok cesaret… Oysa Sıçrayış bu bekleyişin sonsuz olduğunu söyler. Hazır hissetmek, çoğu zaman bir yanılsamadır. Ve yazar bunu net bir cümleyle ifade eder:
“Hazır hissettiğin an asla gelmeyecek; sıçrayış her zaman eksik hissettiğin anda olur.”

Bu cümle, okurun içini ürpertir. Çünkü eksik hissetmek, çoğumuzun kaçtığı bir duygudur. Yetersizlik, korku, belirsizlik… Sıçrayış, bu duyguları yok etmeye çalışmaz. Aksine onların insan olmanın doğal bir parçası olduğunu kabul eder. Cesaret, korkunun yokluğu değildir. Cesaret, korkuya rağmen atılan adımdır. Kitap, tam da bu yüzden gerçekçi ve sarsıcıdır.

Okurken insan, geçmişte vazgeçtiği anlarla yüzleşir. Söylenmeyen cümleler, gidilmeyen yollar, “sonra yaparım” denilen hayaller… Bu yüzleşme kolay değildir. İçinde hafif bir pişmanlık, biraz hüzün ve çokça keşke vardır. Sıçrayış, bu duyguları bastırmaz. Çünkü bastırılan her şey, bir gün daha ağır bir yük olarak geri döner. Kitap, okuru bu yükle baş başa bırakır ama onu yalnız hissettirmez.

Belki de en can acıtan nokta burada ortaya çıkar: İnsan, hayatında yanlış kararlar verdiği için değil; hiç karar vermediği için pişman olur. Kitap bu gerçeği yumuşatmadan söyler:
“En ağır pişmanlık, yanlış kararlar değil; hiç alınmamış kararlardır.”
Bu cümle, okurda uzun süre yankılanır.

Çünkü herkesin hayatında hiç alınmamış kararların hayaleti dolaşır.

Sıçrayış, büyük zafer hikâyeleri anlatmaz. Bir gecede değişen hayatlar, mucizevi dönüşümler sunmaz. Bunun yerine küçük ama gerçek adımların gücünü hatırlatır. Bazen bir konuşma, bazen bir deneme, bazen sadece “ben bunu istiyorum” diyebilmek… Kitap, bu küçük adımların insanın kendine olan saygısını nasıl yeniden inşa ettiğini anlatır. Çünkü insan, kendine verdiği sözleri tutabildiğinde iyileşir.

Metnin sonunda insanda kalan duygu, ani bir coşku değildir. Daha çok derin bir sessizliktir. İnsan kendi hayatına bakar, bulunduğu yeri sorgular. Cesaretin aslında bağırarak değil, fısıldayarak geldiğini fark eder. Sıçrayış, hayatın korkunun bittiği yerde değil; tam ortasında başladığını hissettirir.

Ve belki de en güçlü mesajını sessizce verir:

Düşme ihtimali her zaman vardır. Ama hiç zıplamamak, düşmekten çok daha ağır bir yüktür. Sıçrayış, insana şunu hatırlatır: Hayat, kendine doğru atılan o ürkek ama dürüst adımda başlar.

YORUMLAR

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

YAZARLAR
TÜMÜ

SON HABERLER