Ahlak kavramının zaman içinde değişip değişmediğini anlamamız için insanın doğasını da ele almamız şarttır.
Çünkü ahlakı yaratan yalnızca toplumlar değildir; aynı zamanda insanın iç dünyasıdır. Bizler, yalnız yaşayan bir varlıklar değiliz. Doğduğumuz andan itibaren bir ailede, bir çevrede ve bir kültürde gözümüzü açarız. Doğruyu ve yanlış kavramını önce kendi çevremizde öğreniriz. Fakat zamanla kendi düşüncelerimizi geliştirir ve öğrendiğimiz değerleri farklı kültürlerle kıyaslar ve sorgulamaya başlarız. Bu sorgulama sürecinde, ahlaki dönüşümümüzün en önemli kaynaklarından birisi olur. Tarih boyunca da birçok değişim, insanların mevcut ahlak anlayışını sorgulamasıyla başlamıştır.
Bir dönemde herkes tarafından normal kabul edilen ahlaki normlar, bazı insanların cesur itirazları sayesinde tartışma konusu hâline gelmiştir. Toplumun çoğunluğunun da olsa benimsediği bir düşünce her zaman doğru kabul görmeye bilir. Bazen ahlaki ilerlemeler, çoğunluğun savunduğu değerlere karşı çıkan az sayıdaki insanın ortaya koyduğu ahlaki ve vicdani duruş sayesinde gerçekleşir. Bu nedenle ahlakın yalnızca toplumsal kurallara uyma meselesi olmadığını, gerektiğinde o kuralları sorgulayabilme cesareti olduğunu anlamamız gerekmektedir.
İnsanlık tarihi incelediğimizde ahlaki gelişimin düz bir çizgi izlemediğini görebiliriz. Bazı dönemlerde özgürlük mücadelelerinin arttığı, insan haklarının geliştiği ve adalet anlayışının güçlendiği gözlemlenirken bazı dönemlerde ise tam tersi olaylar yaşanmıştır. Savaşlar, ekonomik krizler ve siyasi çatışmalar toplumların ahlaki değerlerini derinden etkilenmesine sebebiyet vermiştir. Bu durum bize ahlakın kırılgan bir yapıya sahip olduğunu göstermekte ve tabiri caizse iki ileri bir geri pozisyonunda olmuştur. İnsanlık bu konu hakkında ilerleme kaydetse bile bu kazanımların korunabilmesi sürekli bir çaba ve toplumsak hafıza gerektirir. Özellikle savaş dönemlerini incelediğimizde ahlakın gerçek manada sınandığı zamanlar olmuştur diyebiliriz. Barış ortamında savunulan birçok kaideler, çatışma dönemlerinde çok kolay bir şekilde göz ardı edilebilmiştir. İnsanlar korku, öfke, intikam veya çıkar gibi duyguların etkisiyle normalde kabul etmeyecekleri davranışları meşrulaştırmışlardır. Bu durum ahlakın ne kadar güçlü olduğunu ve bir o kadar da hassas olduğunu da ortaya koymaktadır. Çünkü ahlaki ilkeler her şeyin sakin gittiği sadece rahat zamanlarda değil, zor zamanlarda da korunabildiğinde gerçek anlamını kazanır ve topluma hafıza oluşturur.
Günümüze dönecek olursak ahlakın karşı karşıya farklı sınavlarının olduğunu anlamaktayız. Küreselleşme sayesinde insanlar artık yalnızca kendi toplumlarının değil, dünyanın farklı bölgelerindeki insanların yaşamlarına da tanıklık ederek daha geniş düşünme ve daha farklı eleştiri ve muhalefet olanakları edinmişlerdir. İletişim teknolojinin gelişi ile bir ülkede yaşanan haksızlık kısa süre içinde başka ülkelerdeki insanların da dikkatini çekebilmektedir. Bu durum evrensel ahlak anlayışının yeniden şekillenmesini ve de güçlenmesini önemli ölçüde geliştiren bir gelişimdir. Bu da insanların artık sadece kendi çevrelerine karşı değil, tüm insanlığa karşı sorumluluk taşıdıkları fikrini daha yakın hissettiriyor.
Bununla birlikte küreselleşmenin bazı yeni sorunları da beraberinde getirmiştir. Örneğin farklı kültürlerin kolayca iç içe geçmesiyle hangi değerlerin korunması gerektiği konusunda tartışmalar doğurmuştur. Bir toplumun gelenek olarak gördüğü bir değeri başka bir toplum acımazsızca küçümseyip eleştirilebilmektedir. Bu nedenle günümüzde ahlak tartışmaları yalnızca bireysel davranışlarla ilgili olmayıp, kültürler arası ilişkilerle de ilgilidir. İnsanlık ortak değerler bulmaya çalışırken aynı zamanda ne olursa olsun farklılıklara saygı göstermenin yollarını da aramakta epey mesai harcıyorlar.
Ahlak konusunda dikkat çeken bir başka mesele de çıkar ile vicdan arasındaki gerilimdir. İnsan çoğu zaman neyin doğru olduğunu bilir. Ancak ahlakın bilgiden ziyade bir karakter bir duruş meselesi olduğunu eski basketbol oyuncusu ve yazar John Wooden’in sözleriyle anlatmak istiyorum: “Bir insanın karakterinin gerçek sınavı, kimse onu izlemiyorken ne yaptığıdır.” doğru olanı yapmak ise evet her zaman kolay değildir. Bazen kişisel çıkarlar, toplumsal baskılar veya korkular insanın karakterinin zedelenmesini ve farklı tercihlere yönlenmesine neden olabilir. Bu nedenle ahlak sadece bilgi meselesi değildir; aynı zamanda karakter, bir duruş meselesidir. Modern dünyada başarı kavramının rekabetçi yaşam koşulları ve tüketim kültürünün etkisiyle giderek daha fazla önem kazanması da ahlaki tartışmaların seyrini etkilemektedir. Günümüzde insanlar çoğu zaman başarıyı daha yapay olan, para, güç veya statü ile ölçmektedir. Oysa ahlaki açıdan değerlendirildiğinde bir insanın değeri yalnızca elde ettiği sonuçlarla belirlenemez. Bir hedefe ulaşırken süreçte kullanılan yöntemler de en az sonuç kadar önem arz etektedir. Bu nedenle ahlak, başarıya giden yolda insanın kendisine sorması gereken temel soruları hatırlatır.
Kazanmak uğruna her şey yapılabilir mi? Veya yapılmalı mı?
Başarı uğruna başkalarının haklarına zarar vermek kabul edilebilir mi?
Bu sorular geçmişte olduğu gibi bugün de önemini korumakla birlikte yarın da önem arz edeceğini bilmekteyiz.
Sosyal medya çağındayız ve ahlak kavramı epey farklı bir boyut kazanmıştır. Aslında kazanmamış kaybetmiştir. İnsanlar artık sadece gerçek hayatta değil, dijital ortamda da davranışlarının sonuçlarıyla karşı karşıya kalmaktadır. Bir yorum, bir paylaşım veya bir fotoğraf milyonlarca insana ulaşabilmekte ve büyük etkiler ve tepkiler doğurabilmektedir. Bu durum insanlara büyük bir ifade özgürlüğü sunarken aynı zamanda ağır bir sorumluluk da yüklemektedir. Çünkü dijital ortamda yapılan davranışlar da ahlaki değerlendirmelere açıktır. İnsanların belki de yüz yüze gelseler söyleyemeyeceği sözleri ekran arkasında rahatlıkla söyleyebilmesi, modern çağın önemli ahlaki sorunlarından biri hâline gelmiştir. Teknolojinin hızla ilerlemesi, insanlığı daha önce hiç karşılaşmadığı ahlaki sorularla yüz yüze bırakmaktadır. Yapay zekâdan veri güvenliğine, genetik müdahalelerden dijital gözetime kadar birçok konu, günümüzün önemli etik tartışmaları arasında yer almaktadır. Geçmiş kuşakların deneyimlemediği bu sorunlar, hazır cevaplarla çözülememektedir. Bu yüzden insanlar, değişen dünyanın ortaya çıkardığı yeni durumlara uygun ahlaki çözümler üretmek zorundadır.
Ancak bütün bu gelişim süreci içerisindeki değişimlerin ortasında değişmeyen bir gerçek vardır: İnsan yaptığı tercihlerin sorumluluğunu taşır. Teknoloji gelişse de toplumlar dönüşse de insanın vicdanı tamamen ortadan kalkmaz. İnsan, davranışlarının doğru veya yanlış olduğunu vicdanı ile baş başa kaldığında değerlendirme ihtiyacı hisseder. Bu ihtiyaç, ahlakın yalnızca toplumsal bir kural sistemi olmadığını, aynı zamanda insanın iç dünyasının da vazgeçilmez önemli bir parçası olduğunu göstermektedir.
Belki de ahlakın zamana göre gelişip değişmesi bir kusur değil, aksine bir gerekliliktir. Çünkü dünya değişirken ahlakın hiçbir şekilde değişmemesi, ahlak sisteminin aksamasına ve hatta tamamen çökmesine, yeni sorunlara cevap verememesine neden olabilir. Önemli olan her değişimin insan onurunu, adaleti ve iyiliği güçlendirip güçlendirmediğini sorgulamaktır. Eğer değişim insanı daha özgür, daha adil daha merhametli daha duyarlı bir noktaya taşıyorsa ahlaki gelişimden söz edilebilir. Ancak değişim yalnızca çıkarları büyütüyor ve insanı insandan uzaklaştırıyorsa o zaman ahlaki bir ilerlemeden bahsetmek ne yazık ki zorlaşacaktır.
Bu nedenle ahlakı geçmişe ait katı kurallar bütünü olarak görmek yerine, insanlığın ortak vicdanının sürekli gelişen bir yolculuğu olarak değerlendirmek daha anlamlıdır. Her nesil kendinden önceki kuşaklardan miras aldığı değerleri yeniden yorumlar, eksik gördüğü noktaları düzeltmeye çalışır ve gelecek nesillere yeni bir ahlaki miras bırakır. Böylece ahlak, zamanla birlikte değişirken özündeki insanlık arayışını korumaya devam eder.

YORUMLAR