Türkiye bugün, şehir planlaması ve kamu güvenliği açısından modern tarihin en büyük “yönetilememe” krizlerinden birini yaşıyor. Yıllardır uygulanan, bilimsel veriden yoksun, ideolojik birer takıntı haline getirilmiş “yakala-kısırlaştır-yaşat” projeleri, sokaklarımızı güvenli yaşam alanları olmaktan çıkarıp birer risk sahasına dönüştürdü.
Sokaklarımız, çocukların oyun oynadığı, yaşlıların yürüyüşe çıktığı medeni alanlar olmaktan çıktı, kontrolsüz, başıboş ve her an tehdit oluşturabilen bir köpek popülasyonunun işgaline uğradı. “Hayvanseverlik” maskesi ardına gizlenen bu durum, aslında toplumun ortak yaşam sözleşmesinin tek taraflı olarak feshedilmesidir. Şehirlerimizde yaban domuzundan başıboş köpek sürülerine kadar her türün sokakları “sahipsiz” bir şekilde parsellendiği bir düzende, insanın can güvenliğini savunmak “ayıp” sayılır hale getirildi.
Mevcut manzara nettir: Binlerce dönüm arazinin “barınak” adı altında heba edildiği, belediyelerin ve valilerin, kaymakamların devasa bütçeleri boşa harcadığı ve buna rağmen sokaktaki tehlikenin her geçen gün büyüdüğü bir kısır döngü içerisindeyiz. Bu bir yerel yönetim başarısızlığı değildir, bu durum şehirlerimizin geleceğini ve vatandaşlarımızın temel hakkı olan güvenli sokak hakkını göz ardı eden sistemin iflasıdır.
Artık gerçeklerle yüzleşme vaktidir: Sokaklarda başıboş, sahipsiz ve potansiyel tehlike arz eden hayvanların varlığı, modern bir toplumun sürdürebileceği bir düzen değildir. “Kısırlaştırma” ile çözüleceğini iddia edenlerin sunduğu reçeteler, her geçen gün artan trafik kazaları, saldırılar ve yitirilen canlarla tarihin tozlu raflarına gömülmüştür.
Daha fazla zaman kaybetmek, daha fazla can kaybına göz yummak demektir. Artık bu “yönetilemeyen” krizin, tek ve kesin bir çözümü olduğu gerçeğini açıkça konuşmamız gerekiyor.
Modern kent yaşamının temel direği olan “güvenli sokak” anlayışının çökertildiğini gördük. Bu çöküş artık sokaklarda, parklarda ve evlerimizin önünde her gün yeniden yaşanan, her biri ayrı bir trajedi olan insan dramlarıyla ete kemiğe bürünüyor. Şimdi, bu “yönetilemezliğin” kâğıt üzerindeki istatistiklerden ibaret olmadığını, her biri sönmüş birer umut, yıkılmış birer yuva olan o vakalara yakından bakma vakti.
Türkiye’nin sokaklarında yaşananlar bir “başıboş hayvan sorunu” olmaktan çıkmış, “kayıp evlatlar” bilançosu hâline gelmiştir. NTV, Haber7 ve TRT gibi kaynaklara yansıyan verilerde 107 ölü ve binlerce trafik kazası olarak geçen bu sayılar, bir babanın evladını, bir çocuğun kardeşini kaybetmesinin, bir hayatın ansızın koparılmasının feryadıdır. Bunlar telafisi olmayan, yarım kalmış, geri gelmeyecek hikâyelerdir.
Bugün tüm Türkiye’nin vicdanında derin yaralar açan Mahra Pelin Pınar ve Tunahan Yılmaz vakaları, aslında yaklaşan felaketin en çok ses getiren vakaları oldu. Sistem, bu uyarıları “münferit” diyerek geçiştirdi. Trajedi acı bir şekilde devam etti. 2025 yılında 2 yaşındaki Rana bebek, otopsi raporlarına yansıyan acı gerçekle, bir köpek saldırısı sonucu hayata gözlerini yumdu. Van’da 6 yaşındaki Ruken Kolcu ve 5 yaşındaki Hamza Özsoy, Hakkâri’de 12 yaşındaki bir çocuğumuz, 10 yaşındaki Mete Durna… Bu isimler, “sokaklar köpeklerindir” diyenlerin vicdanına bırakılmayacak kadar gerçek ve ağır bir yük. Bu meselenin türü, yaşı veya niyeti ayırt etmediğini, sokakların herkes için, özellikle de en savunmasızlarımız için birer “saldırı ortamına” dönüştüğünü acı bir şekilde öğrendik.
Bu vakaların her biri, sistemin ne kadar büyük bir “sosyal esaret” yarattığını gösteriyor. Bugün Türkiye’de bir ebeveyn, çocuğunu okula gönderirken sadece arkadaşlarıyla olan ilişkisini veya ders başarısını değil, “sağ salim eve dönebilecek mi?” korkusunu yaşıyor. Yaşlı bir vatandaş, sabah fırına giderken köpeklerin yarattığı o görünmez sınırları aşmak zorunda kalıyor. Biz, kendi ülkemizde, kendi sokaklarımızda hapsedilmiş durumdayız. Kamusal alanın, vatandaşın değil, başıboş bir popülasyonun kontrolüne geçmesi, medeni bir toplumda kabul edilemez bir geri gidiştir.
Peki, bu acıların bedelini kim ödüyor? “Barınak” adı altında kurulan ve içi boşaltılan o devasa yapılar, belediyelerin, valiliklerin ve kaymakamlıkların ayırdığı o devasa bütçeler bir “kara delik” haline gelmiş durumda. Bu paralar, çocuklarımızın daha iyi eğitim alması, sokaklarımızın medeni bir şekilde aydınlatılması, sosyal ve kültürel alanlar yaratılması için kullanılabilirken, bugün sahipsiz, kontrolsüz ve tehlike saçan bir popülasyonu beslemek için harcanıyor. Bu, halkın vergisiyle halkın güvenliğini tehdit eden bir düzenin adaletsizliğidir.
Şimdi sormak zorundayız: Bu ölümlerin, bu parçalanmış ve yarım kalmış hayatların ve her gün yaşanan o trafik kazalarının vebali kimin omuzlarında? Yasayı uygulamayan, görevinden kaçan, “hayvan sever” görüntüsü altında toplumun can güvenliğini ikincilleştiren yetkililer, bir gün bu ailelerin gözlerinin içine bakıp “biz üzerimize düşeni yaptık” diyebilecekler mi? Sokaklar, hiçbir grubun veya hiçbir popülasyonun değildir. Sokaklar vergisini ödeyen, çocuğunu besleyen, güvenli bir gelecek hayali kuran vatandaşlarındır. Bu sorumluluk alma durumu artık daha fazla ertelenemez hâle gelmiştir.
Yıllardır süregelen “yakala-kısırlaştır-bırak” modelinin, sorunu çözmekten ziyade, onu kronikleştirip katlayan ve gizleyen bir örtü olduğu gün gibi ortadadır. Kamuoyuna “çözüm” diye sunulan bu model, sahadaki matematiksel gerçeklerle taban tabana zıt ilerleyen, ideolojik bir dayatmadan ibarettir. Sokakların güvenliğini, kısırlaştırma operasyonlarının hızına bağlayan bir sistemin başarıya ulaşması, biyolojik gerçekler karşısında imkânsızdır.
Bir köpek popülasyonunu kontrol altına almak için, popülasyonun yıllık artış oranından çok daha yüksek bir hızla kısırlaştırma yapılması gerekir. Türkiye’nin mevcut nüfus yoğunluğu, üreme hızı ve belediyelerin kapasiteleri kıyaslandığında yapılan işlemler, sorunun sadece küçük bir kısmını kapsayan, okyanusta damla etkisi yaratan sembolik müdahalelerdir. Biz bir yandan binlerce köpeği kısırlaştırmaya çalışırken, doğada ve denetimsiz üretimde gerçekleşen üreme hızı, sistemin kapasitesini katbekat aşmaktadır. Bu, musluğu açık bir küveti, çay kaşığıyla boşaltmaya çalışmaktan farksızdır.
Kısırlaştırıp aynı noktaya bırakmak, sorunu “yok etmek” değildir, bizzat “beslemek” ve “yaygınlaştırmak”tır. Kısırlaştırılmış bir köpek, doğasındaki o saldırganlık içgüdüsünü, bölgesini koruma dürtüsünü veya avlanma güdüsünü kaybetmez. Kısırlaştırıldığı için daha az mı acı verir? Trafikte bir aracın önüne atladığında daha mı az hasara yol açar?, Saldırıya uğrayan bir çocuğun o anki korkusu, köpeğin “kısırlaştırılmış” olmasıyla mı hafifler? Cevap bellidir: Hayır. Mevcut sistem, sadece köpeklerin popülasyon artışını yavaşlatma iddiasıyla (ki bu da çoğu yerde başarısız olmuştur) sokakları “daha az zararlı ama hâlâ tehlikeli” canlılarla doldurmaya çalışmaktadır.
Öte yandan “barınak” kavramı, sorunun üzerini örtmek için kullanılan bir kılıftır. Barınaklar, hayvan refahı adına kurulmuş gibi görünse de, gerçekte, devasa bütçelerin eridiği, köpeklerin sınırlı alanlarda istiflendiği, hastalıkların birbirine bulaştığı ve hayvanların “hapis hayatı” yaşadığı mekânlardır. Bir köpeği sokaktan alıp, barınaklara koymak vatandaşın güvenlik talebiyle örtüşmez. Bu, sorunu sokaktan alıp gözden ırak bir “kara deliğe” taşımaktan, oradaki kaosu finanse etmekten başka bir şey değildir.
Milyarlarca liralık kamu bütçesinin, imkânsız bir hedefi (sokakları kısırlaştırmayla güvenli hale getirmek) kovalamak için harcanması, toplumun diğer alanlardaki ihtiyaçlarına yapılmış bir haksızlıktır. Bu devasa kaynaklar, şehirlerin altyapısı, çocukların eğitimi veya güvenlik hizmetleri için kullanılabilirken, sonuçsuz kalan barınak sistemlerini ayakta tutmaya çalışmak, rasyonel bir devlet yönetimiyle bağdaşmaz.
Gerçeklerle yüzleşme vaktidir. Kısırlaştırma, sokaktaki kaosu yönetilebilir kılmamaktadır sadece mevcut kaosu meşrulaştırır. İnsanı merkezine almayan, kamu güvenliğini sağlamayan ve matematiksel olarak başarısızlığı tescillenmiş bu örtüyle üstünü örtme tekniği Türkiye’nin sokaklarına uygun değildir.
Başıboş köpek sorunu sadece doğrudan fiziksel saldırılarla sınırlı bir güvenlik meselesi değildir, aynı zamanda şehirlerimizin kalbinde patlamaya hazır bir “biyolojik bomba” gibi duran, ciddi bir halk sağlığı krizidir. Modern tıp ve veterinerlik biliminin “Zoonotik Hastalıklar” (hayvandan insana geçen hastalıklar) olarak tanımladığı bu risk grubu, sokaklarda kontrolsüzce dolaşan popülasyon aracılığıyla her geçen gün daha geniş kitlelere yayılmaktadır.
Kist Hidatik: Sessiz Tehlike
Türkiye’nin en büyük halk sağlığı sorunlarından biri olan Kist Hidatik (Echinococcus granulosus), doğrudan köpeklerin dışkıları yoluyla yayılan parazit yumurtalarıyla insana geçmektedir. Parklarda, bahçelerde ve çocuk oyun alanlarında biriken köpek dışkıları, bu yumurtaların toprağa ve havaya karışmasına neden olur. Karaciğer, akciğer ve beyin gibi hayati organlarda kistleşerek ağır cerrahi müdahalelere, kalıcı hasarlara ve ölümlere yol açan bu hastalık, sokaklardaki denetimsiz popülasyon var oldukça hiçbir zaman sıfırlanamayacaktır.
Kuduz: Ortaçağ Kabusu Geri mi Dönüyor?
Dünya Sağlık Örgütü (WHO) tarafından “tamamen önlenebilir” olarak nitelendirilen kuduz, Türkiye’de başıboş köpek sorunu nedeniyle hâlâ can almaktadır. Aşılanma durumu takip edilemeyen, vahşi hayatla (çakal, tilki vb.) temas riski olan köpeklerin sokaklarda serbestçe dolaşması, Türkiye’yi kuduz açısından “yüksek riskli ülkeler” kategorisinde tutmaktadır. Modern bir toplumda tek bir kişinin dahi kuduz şüphesiyle korku yaşaması, kamu sağlığı yönetiminin iflasıdır.
Paraziter ve Bakteriyel Yük
Sokak köpekleri; uyuz, toksokariyaz (köpek asariti) ve leishmaniasis gibi birçok paraziter hastalığın yanı sıra, leptospiroz ve bruselloz gibi bakteriyel enfeksiyonların da taşıyıcısıdır. Şehir içinde bu canlıların kontrolsüz varlığı, evcil hayvanlarımıza, hayvancılık faaliyetlerimize ve en nihayetinde doğrudan soframıza gelen gıda güvenliğine yönelik bir tehdittir.
Çevresel Kirlilik ve Hijyen Çöküşü
Metrekare başına düşen köpek sayısının artması, şehirlerin sanitasyon ve hijyen dengesini bozmuştur. “Hayvanseverlik” adı altında sokaklara kontrolsüzce bırakılan mamalar ve artık yiyecekler, fare ve hamam böceği gibi diğer zararlı popülasyonlarını da besleyerek kentsel hijyeni felç etmektedir. Dışkı ve idrar yoluyla su kaynaklarına ve kamusal alanlara bulaşan patojenler, toplu yaşam alanlarını biyolojik olarak güvensiz kılmaktadır.
Bilimsel gerçeklik nettir. Bir popülasyonun sağlığı, o popülasyonun sayısının kontrol edilebilir ve denetlenebilir olmasıyla mümkündür. Başıboş köpek popülasyonu, milyonlarca insanın sağlığını tehdit eden mobil birer enfeksiyon odağıdır. Bu tehdidi görmezden gelmek, bilimsel rasyonaliteyi ve toplum sağlığını ideolojik bir körlüğe kurban etmektir.
Giriş bölümlerinde krizin boyutlarını, yitirilen canları ve mevcut sistemin matematiksel iflasını tüm çıplaklığıyla ortaya koyduk. Şimdi, duygusal manipülasyonlardan sıyrılarak, gerçekle yüzleşme vaktidir. Sokakların güvenliğini yeniden tesis etmenin, başıboşluğu bitirmenin tek bir rasyonel ve kesin yolu kalmıştır. Kontrollü uyutma (ötenazi).
“Uyutma” kavramını bir “vahşet” gibi pazarlayanlar, binlerce köpeğin sokaklarda açlığa, hastalıklara, kışın soğuğuna ve trafik kazalarına mahkûm edilmesini “hayvanseverlik” diye sunanlardır. Bir canlıyı sahipsizliğin ve perişanlığın ortasına terk etmek mi merhamettir, yoksa modern tıbbın imkânlarıyla, acısız bir şekilde bu popülasyonu kontrol altına almak mı? Batı’nın en gelişmiş, en medeni toplumlarında bugün sokaklarda tek bir başıboş köpek göremezsiniz. Çünkü o toplumlar, “sahiplenilmeyen hayvanın belirli bir süre sonunda uyutulması” protokolünü bir “idari disiplin” ve “kamu sağlığı gerekliliği” olarak uygularlar. Bu bir vahşet değil, şehri ve insanı koruma iradesidir.
Bu meseleyi inanç ve fıkıh penceresinden değerlendirdiğimizde de tablo nettir. İslam hukukunda temel kaide, “zararın giderilmesi” (izale-i zarar) ve “insan hayatının kutsallığı” üzerinedir. Kur’an-ı Kerim’in ifadesiyle insan, “eşref-i mahlukat” yani yaratılmışların en şereflisidir. Bir çocuğun canı, bir yaşlının güvenliği veya bir insanın korkusuzca ibadetine, işine gidebilme hakkı hiçbir sahipsiz canlı popülasyonunun varlığıyla kıyaslanamaz. İslam geleneğinde “zararlı olanın defi” esastır. Eğer bir canlı türü, insanların canına, malına veya güvenliğine doğrudan kasteder hale gelmişse o zararı ortadan kaldırmak bir “adalet” gereğidir. Mazlum bir çocuğun hakkını, saldırgan bir sürünün varlığına kurban etmek ne akılla ne de inançla bağdaşır. İslam, merhameti emreder ancak bu merhamet, kaosu ve insan kanının akmasını meşrulaştıran bir kalkan olarak kullanılamaz.
Devletin en temel varlık sebebi “Can, Mal, Nesil, Akıl ve Din” emniyetini sağlamaktır. Bugün sokak köpekleri sorunu, doğrudan can ve nesil emniyetini tehdit eder boyuta ulaşmıştır. Devlet, bir avuç marjinal grubun veya “fonlu” yapıların sesiyle değil, evladını köpek saldırısında kaybeden babanın feryadıyla hareket etmelidir. “Uyutma” kararı, devletin güçsüzlüğünü değil; vatandaşının yaşam hakkını her şeyin üstünde tutan “Kadir-i Mutlak” iradesini gösterir.
Türkiye, bu kaosu daha fazla taşıyamaz. Sokaklarımızı köpek çetelerine, parklarımızı yaban hayatı saldırılarına terk edemeyiz. Kesin, radikal ve hızlı bir tasfiye süreci olan “kontrollü uyutma” yöntemi, hem insani acıların son bulması hem de şehirlerimizin yeniden medeni kimliğine kavuşması için tek çıkış yoludur. Gelecek nesillere, köpeklerin “sosyal esiri” olmuş bir Türkiye değil, çocukların parklarda güvenle koştuğu, geceleri sokaklarında korkusuzca yüründüğü huzurlu bir vatan bırakmak boynumuzun borcudur.

YORUMLAR