Ana Sayfa Arama Yazarlar
Üyelik
Üye Girişi
Yayın/Gazete
Yayınlar
Kategoriler
Servisler
Nöbetçi Eczaneler Sayfası Nöbetçi Eczaneler Hava Durumu Namaz Vakitleri Gazeteler Puan Durumu
WhatsApp
Sosyal Medya
Uygulamamızı İndir
Murat Can Çetinkaya / Uzman Psikolog
Murat Can Çetinkaya / Uzman Psikolog

Okundu Çizgisinin Altında Kalanlar

Son yıllarda seans odasında da günlük hayatta da çok sık duyduğum cümlelerden bazıları şunlar:

“Mesajımı gördü, cevap yazmadı. Demek ki bana kırgın.”

“Story’me baktı ama hiçbir şey yazmadı, demek ki umursamıyor.”

“Toplantıda laf çarptı, kesin bana söyledi.”

Dikkat ederseniz ortada çoğu zaman kesin bir bilgi yok. Sadece bir boşluk var.

Ve biz o boşluğu, en can acıtan anlamla dolduruyoruz.

Bu tabloya hızlı bir etiket yapıştırmak kolay: “Herkes çok alıngan oldu.”

Ama “fazla hassaslık” diye küçümseyip geçtiğimiz şeyin arkasında, aslında hem psikolojik hem de toplumsal bir tablo var.

 

Bugün birçok insanın zihninde şöyle bir denklem işliyor:

Görünürsem varım, onay alırsam değerliyim.

Sosyal medyada beğeni sayısı, işte performans puanı, ilişkide ilgi miktarı…

Hepsi yavaş yavaş birer “varlık ölçeri” gibi çalışmaya başladı.

Bu ölçer biraz düştüğünde, insanın içindeki ses hemen devreye giriyor:

“Demek ki yeterince iyi değilim.”

“Demek ki sevilmiyorum.”

“Demek ki bir şeyleri yanlış yaptım.”

İşte alınganlık tam burada ortaya çıkıyor.

Kaba bir tarifle: Küçük işaretlere aşırı anlam yükleyen, her mesafeyi reddedilme, her sessizliği düşmanlık gibi okuyan iç ses.

Bu sadece “duygusal olmak” değil.

Daha derinde şöyle bir mantık işliyor:

“Zaten değersiz olma ihtimalim var. Senin en ufak davranışın bile bu gerçeği kanıtlayabilir.”

Böyle bir zemin olduğunda, karşımızdakinin yüz ifadesi, mesaj süresi, ses tonundaki küçücük bir değişiklik bile alarmı çalmaya yetiyor.

Yani alınganlık çoğu zaman “fazla duygusallık” değil, derin bir değersizlik korkusunun tetikte durma hali.

Bir de işin toplumsal kısmı var.

Belirsizliğin arttığı, geleceğin flu olduğu, ekonomik baskının yükseldiği toplumlarda insanlar kendilerini güvende hissetmekte zorlanır.

Güveni artık kurumlarda, sözleşmelerde, uzun vadeli planlarda bulamayan kişi, onu başka yerde arar: başkalarının gözünde.

“Beni beğeniyorlarsa, benimle kalırlar.”

“Benim işimi takdir ediyorlarsa, beni gözden çıkarmazlar.”

“Beni eleştirmiyorlarsa, demek ki yerim sağlam.”

Bu mantık, kısa vadede rahatlatıcı gelebilir. Fakat uzun vadede şuna dönüşür:

Benliğin direksiyonunu kendi elinden bırakıp, başkalarının eline vermek.

O noktadan sonra küçük sarsıntılar bile ağır gelir.

Patronun kısa yazdığı bir mail, arkadaşın geç dönen mesajı, partnerin yorgunluktan dolayı kuru çıkan bir cümlesi…

Hepsi, içerdeki “zaten yeterince iyi değilim” korkusuna yapışacak bir delil gibi yaşanır.

Böyle bir iç dünya ile yaşamak, tahmin ettiğiniz gibi yorucudur.

Bu yorgunluk bedenle değil, sürekli analiz yapan, sürekli yorumlayan, sürekli tetikte olan bir zihinle ilgilidir.

 

Alınganlıkla ilgili önemli bir ayrımı netleştirmek gerekiyor:

Duygular ve yorumlar.

Bir örnek düşünelim.

Mesaj atıyorsunuz, saatlerce cevap gelmiyor. İçiniz sıkılıyor, mideniz burkuluyor, kalbiniz daralıyor.

Bu duygular kırılma, kaygı, iç sıkıntısı– gerçektir. Bastırılmaya çalışıldığında daha da büyür.

Sorun, duyguların kendisi değil; duyguların üstüne kurduğumuz yorumdur:

“Demek ki önemsemiyor.”

“Demek ki bana kızgın.”

“Demek ki benden uzaklaşmak istiyor.”

Bu yorumların çoğu varsayımdır. Çoğu zaman kanıtı bile yoktur.

Ama zihin, belirsizliğe tahammül edemediği için “bilmiyorum” demek yerine, en kötü ihtimali seçer.

Çünkü garip bir şekilde, birçok insan için olası kötü senaryoyu “bilmek”, bilmemekten daha katlanılır gelir.

Alınganlığın tehlikeli kısmı tam burada:

Duygunun gerçekliğini, yorumun doğruluğu ile karıştırır.

Oysa sağlıklı olan şudur:

“Evet, şu anda kırıldım. Bu his gerçek. Ama aklımdan geçen senaryonun doğruluğundan emin değilim.”

Bu basit cümle, bir insanın iç dünyasında inanılmaz bir fark yaratabilir.

Duyguyu yok saymaz, ama kendini de hikâyenin kesin hâkimi ilan etmez.

 

Peki alınganlığı sadece bireysel bir mesele gibi görmenin sakıncası ne?

Eğer her şeyi “kişilik zayıflığı” diye okursak, bugünkü toplumsal koşulların etkisini gözden kaçırırız.

Sürekli performans bekleyen iş hayatı, beğeni üzerinden değer biçen sosyal medya, rekabeti artıran ekonomik baskılar…

Bunların hepsi insanın sinir sistemini zaten yoruyor.

Üstüne bir de duygulara yer açmayan, “takma kafana” diyerek her şeyi halının altına süpüren bir kültür eklendiğinde, ortaya tuhaf bir karışım çıkıyor:

Dışarıdan güçlü, içeriden darmadağın insanlar.

Bazıları her şeye alınır hale geliyor.

Bazıları ise tam tersi, hiçbir şeye alınmıyormuş, hiçbir şey umursamıyormuş gibi yapıyor.

İlk grup patlayarak, ikinci grup donarak yaşıyor.

İkisi de temelde aynı yerden besleniyor: incinmekten korkan bir benlik.

 

Buraya kadar anlattıklarımın tek bir “mutlu son” cümlesi yok.

Alınganlığı birkaç kolay tavsiye ile ortadan kaldırmak mümkün değil.

Ama hem kendimizle hem de birbirimizle olan ilişkilerimizi daha az yıpratacak bazı bakış açıları var.

Birincisi:

Her his haklıdır; her yorum haklı olmak zorunda değildir.

Kırıldığınızda “aslında kırılmamam lazımdı” diye kendinizi azarlamak yerine,

“kırıldım, demek ki burası benim için önemli” demek, iyi bir başlangıçtır.

İkincisi:

Boşluk gördüğünüzde, otomatik olarak en kötü anlamı yazmak zorunda değilsiniz.

“Bilmiyorum” seçeneğini hatırlamak, zannettiğiniz kadar zayıflık değil, çoğu zaman olgunluk göstergesidir.

Üçüncüsü:

Alındığınız durumlarda, içinizde kurmak yerine, karşınızdakiyle konuşmayı denemek –suçlayıcı bir dille değil, merak eden bir tonla– ilişkileri tahmin ettiğinizden daha çok onarabilir:

“Bugün söylediklerin içimi biraz burktu, bunu bana mı söyledin, yoksa daha genel bir şey miydi?”

Bu cümle hem sizin duygunuza sahip çıkar hem de karşınızdakine açıklama alanı tanır.

Dördüncüsü:

Kendilik değerinizi tek bir kişi, tek bir grup, tek bir platformun eline bırakmak, alınganlığın zemininin en sağlam malzemesidir.

Hayat ağını genişletmek farklı ilişkiler, farklı uğraşlar, farklı anlam kaynakları kırılmayı sıfırlamaz ama tek bir darbeyle yıkılma ihtimalinizi azaltır.

Sonuç olarak…

Alınganlık, yalnızca “çok hassas olmak” değil;

kendi değerinden zaten emin olamayan benliğin, belirsiz ve sert bir dünyada tetikte kalmaya çalışmasının yan ürünü.

Olgunluk da ne her şeyi üstüne almakta ne de hiçbir şeyi ciddiye almamakta.

İkisinin arasında, daha zor bir yerde duruyor:

“Bu bana ağır geldi, hislerim gerçek.

Ama aklımdan geçen senaryonun tek doğru ihtimal olduğundan emin değilim.”

Belki de bugünün dünyasında asıl güç, en ufak işarette dağılmadan, her işaret karşısında da taş kesilmeden kalabilmekte.

 

YORUMLAR

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

YAZARLAR
TÜMÜ

SON HABERLER