Dünya haritasında küçük görünen yerler, bazen büyük krizlerin merkezine oturur. Somaliland tam da böyle bir yer. Afrika Boynuzunda, Somali’nin kuzeyinde, çoğu insanın adını bile bilmediği bu bölge bugün Türkiye’den İsrail’e, Körfez’den Washington’a uzanan geniş bir diplomatik tartışmanın odağı hâline gelmiştir.
Somaliland adını son haftalarda daha sık duymaya başladık. Çünkü ayrılıkçı bir yapı sözde bir sınır çizerek “Burası artık başka bir ülke” dedi. Bu çizgi sadece Somali’yi değil, Afrika’yı, Ortadoğu’yu ve Türkiye’nin dış politikasını da ilgilendiriyor. Bir harita değişir mi? Belki. Ama harita değişirse jeopolitik dengeler de mutlaka değişir.
Somaliland, 1991’den bu yana fiilen kendi kendini yöneten fakat uluslararası toplum tarafından bağımsız bir devlet olarak tanınmayan bir yapı. Kendi parlamentosu, hükümeti, güvenlik güçleri ve para birimi var, seçim yapıyor, yönetim değiştiriyor ve iç düzenini koruyor. Bütün bunlara rağmen Birleşmiş Milletler nezdinde hâlâ Somali’nin bir parçası kabul ediliyor.
Somaliland yeni bir oluşum değil, yeni olan şey, bu konunun yeniden ve bu kadar sert biçimde küresel siyasetin ortasına düşmesidir.Bu dosyanın yeniden açılmasının nedeni, İsrail’in, Somaliland’ı bağımsız bir devlet olarak tanıması oldu.
Bu adım, ilk bakışta küçük bir diplomatik tercih gibi görünebilir ama gerçekte haritaya değil, haritanın anlamına yapılan bir müdahale anlamı taşıyor.
Somaliland sıradan bir coğrafya değil. Kızıldeniz’e açılan Bab-ül-Mendeb Boğazı’nın hemen kıyısında, dünya ticaretinin, enerji nakil hatlarının ve askerî geçişlerin en kritik noktalarından birinde duruyor. Asya ile Avrupa arasındaki deniz trafiğinin büyük kısmı bu boğazdan geçiyor. Burada atılan her siyasi adım, sadece Somali’yi değil, küresel ticareti, güvenliği ve güç dengelerini de etkiliyor.
Dolayısıyla Somaliland meselesi bir “Afrika veya Somali iç meselesi” değil. Bu, küresel aktörlerin aynı dar coğrafyada birbirine temas ettiği, sınırların sadece haritada değil, nüfuz alanlarında da yeniden çizildiği bir uluslararası meseledir.
Bu nedenle harita üzerinde “küçük” görünen bu bölge, dünyanın başka yerlerinde büyük dalgalar yaratıyor.
Kızıldeniz’e açılan Babül-Mendeb Boğazı, dünyanın en yoğun deniz ticaret rotalarından birinin kapısıdır. Bu boğazı kontrol eden, sadece liman ve ticaret üzerinde söz sahibi olmaz aynı zamanda enerji hatlarının, askeri lojistiğin ve büyük gücün etki alanının tanımını da belirler.
İsrail’in Somaliland’ı tanıma kararı bu yüzden basit bir dış politika tercihi değil, stratejik bir hamledir. Bir devletin tanıma kararı, resmî ilişkiler kurmak demektir bu da beraberinde güvenlik, istihbarat, liman erişimi, ekonomik bağlantılar ve bölgesel nüfuz gibi birçok alanı getirir. İsrail’in bu adımı, Kızıldeniz hattına yönelik güvenlik algısını ve bölgedeki uzun dönemli çıkar hesaplarını doğrudan etkileyecek bir hareket olarak okunmalıdır.
Bu hamle, birçok bakımdan İsrail’in bölgeye daha fazla nüfuz etme arzusunun somut bir göstergesidir. Ortadoğu’dan Afrika’ya uzanan etki alanını genişletmek isteyen Tel Aviv, Somaliland’ı tanıyarak yalnızca diplomatik bir bağ kurmakla kalmıyor aynı zamanda bu stratejik koridorda yeni bir partner edinmiş oluyor. İsrail’in bu adımı uluslararası hukukun temel prensiplerinden biri olarak kabul edilen egemenlik ve toprak bütünlüğü ilkesiyle ciddi bir gerilim yaratıyor.
Türkiye, bu gerilimin ön saflarında yer alıyor. 30 Aralık 2025 tarihinde Dolmabahçe Çalışma Ofisi’nde Somali Cumhurbaşkanı Hasan Şeyh Mahmud ile ortak basın toplantısı düzenleyen Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, bu durumu açık ve net bir dille ortaya koydu: “Somali’nin birlik ve bütünlüğünün her şart altında muhafazası bizim için öncelikli meseledir. İsrail’in Somaliland’ı tanıma kararı gayrimeşrudur ve kabul edilemez.”
Bu ifade, sadece bir devletin sözleri değildir aynı zamanda Türkiye’nin uluslararası hukuk, bölgesel istikrar ve egemenlik ilkelerine verdiği önemin diplomatik bir manifestosudur. Ankara açısından bu mesele yalnızca Somali’nin iç sorunuyla ilgili değil, daha geniş bir anlamda jeopolitik denge, küresel güvenlik mimarisi ve Afrika Boynuzunda istikrar talebi ile bağlantılıdır.
Türkiye’nin tavrı, iç siyasi bir refleks değil, stratejik bir tercihin dışa vurumudur. Ankara, Somali ile son yıllarda sadece diplomatik ilişkileri geliştirmedi, eğitimden savunmaya, altyapıdan insani yardıma kadar çok katmanlı bir ortaklık inşa etti. Bu uzun soluklu ilişki, Somaliland’ın tanınması gibi bir adımın yalnızca ayrılıkçı bir statüyü değil, bölgenin dengelerini de sarsabileceği kaygısından besleniyor.
Erdoğan’ın vurguladığı “birlik ve bütünlük” ifadesi, sadece Somali’ye verilen bir destek değil aynı zamanda bu stratejik hattaki güç dengelerinin korunması için ileri sürülen bir diplomatik ilke beyanıdır.
İsrail’in tanıma kararı, küresel siyasette yeni sayfalara işaret ederken, Türkiye’nin çıkışı, bu yeni sayfada hangi ilkelerin egemen olması gerektiği konusunda net bir çizgi çiziyor.
Somaliland meselesi, Türkiye ile İsrail arasındaki ilişkilerde yeni bir kırılma başlığı yaratma potansiyeline sahiptir. Gazze, Kudüs ve Filistin dosyalarından sonra şimdi Afrika Boynuzu da bu gerilim haritasına eklenmiş durumda. Türkiye açısından İsrail’in Somaliland’ı tanıması, basit bir dış politika anlaşmazlığı değil aynı zamanda egemenlik, uluslararası hukuk ve bölgesel istikrar ilkelerine doğrudan bir meydan okuma olarak görülüyor. Bu nedenle Ankara’nın tepkisi taktik değil, ilkesel bir pozisyon niteliği taşıyor.
Bu durum, iki ülke arasında açık bir çatışmadan ziyade bir “soğuk gerilim” üretme potansiyeline sahiptir. Afrika Boynuzu ve Kızıldeniz hattı bu anlamda yeni bir nüfuz alanı rekabetine sahne olabilir. Bu rekabet tanklar ve füzeler üzerinden değil, liman anlaşmaları, savunma iş birlikleri, yatırım paketleri ve güvenlik protokolleri üzerinden yürür. Yani mesele bir savaş ihtimalinden çok yeni bir güç denklemi ihtimalidir.
Bölgesel açıdan bakıldığında da bu krizin klasik anlamda askerî bir çatışmaya dönüşmesi düşük ihtimaldir.
Afrika Boynuzu zaten kırılgan bir fay hattı üzerinde duruyor, Somali’nin iç istikrarsızlığı, Yemen’deki savaş, Etiyopya-Eritre gerilimleri bu hattı sürekli sarsıyor. Bu sarsıntılı zemine yeni bir statü tartışması ve yeni bir aktör eklemek, doğrudan savaşa yol açmasa bile istikrarsızlık riskini artırır ve kırılgan yapıyı daha da hassas hale getirir.
Uluslararası hukuk açısından ise Somaliland meselesi daha derin bir soruyu gündeme taşıyor. Dünya hâlâ sınırların dokunulmaz olduğu bir düzenle mi yönetiliyor, yoksa fiilî güç ilişkilerinin hukukun önüne geçtiği yeni bir döneme mi giriyoruz? İkinci Dünya Savaşı sonrası kurulan sistemin temel ilkelerinden biri devletlerin toprak bütünlüğünün korunmasıydı.
Son yıllarda Kosova’dan Kırım’a, Güney Osetya’dan Donbas’a kadar birçok örnek bu ilkenin giderek aşındığını gösteriyor. Somaliland dosyası da bu aşınmanın Afrika’daki yeni halkası olarak okunabilir.
Bu yüzden İsrail’in tanıma kararı yalnızca bir bölgeyle ilgili değildir, uluslararası sistemin kurallarının ne kadar bağlayıcı kaldığına dair bir testtir. Türkiye’nin buna karşı çıkışı ise, eski düzenin temel ilkelerini savunan bir pozisyon olarak öne çıkıyor. Bu durum Somaliland’ı bir Afrika dosyası olmaktan çıkarıp, yeni dünya düzeninin nasıl şekilleneceğine dair bir turnusol kâğıdına dönüştürüyor.
Somaliland meselesi haritada küçük, siyasette büyüktür. Türkiye ile İsrail arasında bir savaşa yol açmasa dahi bölgesel dengeleri etkiler ve uluslararası hukuk tartışmasını daha da keskinleştirir. Asıl soru bir yerin bağımsız olup olmayacağı değildir bunun kim tarafından, hangi ilkelere dayanarak ve hangi dengeler gözetilerek yapılacağıdır. Dünya, artık bu soruya eskisi kadar net cevap veremiyor.

👏👏👏