– Hedef sadece Maduro değil, Venezuela’nın egemenliği –
Dünya siyasetinin acı bir gerçeği vardır: Bu gerçek, emperyalist devletlerin “demokrasi” ve “insan hakları” naraları ne zaman yükselse, perde arkasında mutlaka bir çıkar hesabı yapmalarıdır. Bugün Venezuela üzerinde dönen fırtına da bundan bağımsız değildir. ABD yönetimi, uyuşturucu kartelleriyle mücadele adı altında Karayipler’e savaş gemileri yığarken, uluslararası hukuku tanımayan operasyonlara imza atarken asla masum değildir. Çünkü Latin Amerika’nın ve dünyanın kaderi, Washington’ın petrol iştahıyla defalarca yeniden yazılmış bir kaderdir.
Venezuela bugün Washington’ın hedefinde olan ilk ülke değil, muhtemelen sonuncusu da olmayacaktır. Latin Amerika, ABD dış politikasının en kirli sayfalarının yazıldığı coğrafyalardan sadece bir tanesidir. Seçilmiş liderleri darbelerle deviren, halkın iradesini şirket çıkarlarına feda eden, “arka bahçe” mantığıyla hareket eden bir Washington gerçeği vardır. Guatemala’da, Şili’de, Nikaragua’da ve Panama’da yaşananlar hafızalardan silinmemiştir.
Her defasında aynı hikâye anlatıldı: “Demokrasi getireceğiz, özgürlük getireceğiz, refah getireceğiz.” Ve her defasında aynı sonuç ortaya çıktı: yoksulluk, iç savaşlar, yıkılmış devlet düzenleri, güçlenen emperyal şirketler ve nihayetinde güç devşiren ABD.
Bugün Venezuela’nın yaşadığı baskı, bu geleneğin devamıdır. ABD, kendi deyimiyle “demokrasi ihracı” yaparken, nedense en çok petrolün, altının ve stratejik madenlerin yoğun olduğu ülkelere demokrasi taşımayı(!) sever.
Venezuela’yı diğer hedef ülkelerden ayıran en kritik nokta, sadece siyasi duruşu ya da Washington’a meydan okuması değil, aynı zamanda sahip olduğu devasa yeraltı zenginlikleridir. Bugün dünyanın en büyük petrol rezervi Venezuela topraklarının altındadır. 300 milyar varili aşan bu devasa potansiyel, küresel enerji piyasasının kaderini değiştirecek güçtedir. Buna ek olarak, ülke altın, doğalgaz ve stratejik maden kaynakları açısından da dünyanın en zengin bölgelerinden biridir.
İşte ABD’nin Venezuela’ya “demokrasi götürme iştahının(!)” asıl kaynağı da budur. Washington’ın temel refleksi, enerji yolları ve yeraltı zenginlikleri üzerinde kontrol kurmak, küresel düzeni kendi lehine çevirmek ve tekelci şirketlerine yeni alanlar açmaktır. Uluslararası hukuku hiçe sayan mevcut operasyon hazırlıkları ve Maduro yönetimini şeytanlaştırmaları asla bir tesadüf değildir.
Zenginliğin olduğu yerde emperyalizmin gölgesinin belirmesi, dünya düzeninin değişmeyen gerçeğidir. Bugün Venezuela’nın başına çöken “özgürlük ve demokrasi” perdesi, gerçekte petrolün kokusunu gizlemeye çalışan ince bir sis tabakasından ibarettir.
Venezuela’da yaşanan krizin bir de iç cephesi vardır: Washington’a göbekten bağlı, kendi halkının değil, dış güçlerin çıkarlarını savunan muhalefet figürleri… Bunların başında Maria Corina Machado geliyor. 2025 yılında Nobel Barış Ödülü’ne layık görülen Machado’nun ödülü, ABD ve İsrail yanlısı söylemlerle taçlandırıldı. Ödülünü Trump’a ithaf etmesi, sadece bir jest değil, aynı zamanda Venezuela halkının iradesini hiçe sayan açık bir mesajdır diye düşünüyorum. Şunu da eklemek isterim ki, 1948 yılından beri işgalci ve yağmacı bir devlet olan İsrail’in katliamları ortadayken ve bu katliamlar son iki yılda arşa çıkmışken, Machado gibi bir Siyonist İsrail destekçisinin Nobel Barış Ödülü alması trajikomik bir sahnedir. Zaten dinamitin mucidi olan adamın adına barış ödülü verilmesi de bir dünya komedisidir diye düşünüyorum.
Machado, Maduro’nun devrilmesi halinde ABD’yi ülkeye davet edebileceklerini saklamıyor. Kendi topraklarında “demokrasi” maskesi takarken, perde arkasında emperyal güçlere kapıları ardına kadar açmayı planlıyor. Trump yanlısı tutumları, İsrail odaklı politikaları ve dış müdahaleyi meşrulaştıran adımları, onların bağımsız ve millî bir vizyonla hareket etmediklerini gözler önüne seriyor.
Venezuela halkı, kendi iradesini hiçe sayan bu temsilcilerle, ulusal çıkarları savunan bir muhalefet anlayışıyla değil, yabancı güçlerin çıkarlarını savunan bir muhalif-iç cephe ile karşı karşıyadır. ABD’nin Venezuela’da yürüttüğü siyaseti tamamlayan en büyük unsur, içerideki bu taşeron güçlerdir. Demokrasi naraları atan bir kesim insan, gerçekte emperyal planların iç mimarlarından olmaktan öteye geçemiyor.
ABD, dünya genelinde her zaman “demokrasi”, “insan hakları” ve “uyuşturucu ile mücadele” maskesi takıyor. Resmî açıklamalarda halkın özgürlüğünden, adaletten ve refahtan söz ediyorlar. Perde arkasında ise yürüttükleri eylemler bambaşka bir tablo çizmektedir. Karayipler’e savaş gemileri yığmak, uluslararası hukuku hiçe sayan operasyonlar düzenlemek ve iç muhalefeti emperyal taşeron olarak kullanmak… Bunların hiçbiri “demokrasi” niyetiyle açıklanamaz.
ABD’nin söylemi ile sahadaki eylemleri arasındaki fark, yalnızca Venezuela’da değil, tüm bölgesel algıyı ve dünyayı şekillendiriyor. Medya ve diplomatik kanallar aracılığıyla “iyi niyetli müdahale” hikâyeleri anlatılıyor; gerçek motivasyonları ise enerji kaynakları ve stratejik hakimiyettir. Bu durum, Venezuela halkının gözünde bir korku yaratıyor ve bölge ülkelerinin olduğu kadar tüm dünya ülkeleri üzerinde de sürekli bir baskı ve güvensizlik hissi oluşturuyor.
Venezuela halkı için sonuç açıktır: Dış müdahale ve içerideki taşeron güçler kendi iradesini hiçe sayıyor; yoksulluk, istikrarsızlık ve kaos derinleşiyor. Bölge içinse riskler sadece ekonomik değil, aynı zamanda siyasi ve askeri boyutlarda da kendini gösteriyor. ABD’nin eylemleri kısa vadede kendi gücünü göstermek gibi görünse de, uzun vadede bölgesel istikrarı ve ulusal egemenlikleri tehdit ediyor.
Venezuela’da yaşanan kriz yalnızca Latin Amerika’nın değil, tüm dünyanın gündeminde kritik bir yer tutuyor. Türkiye açısından da bu durum, hem stratejik hem de ideolojik açılardan önemlidir. ABD’nin Venezuela’ya yönelttiği baskı ve müdahaleler, sadece bölgeyi değil, küresel enerji güvenliğini ve uluslararası dengeleri de doğrudan etkiliyor. Petrol ve tüm yeraltı rezervleri üzerinden yürütülen bu hegemonya çabası, Türkiye’nin de içinde bulunduğu çok kutuplu dünya düzeninde göz ardı edilemeyecek bir gerçekliktir.
Bölgesel etkiler açısından ABD’nin Venezuela politikası, Latin Amerika’da istikrarsızlık yaratmakla kalmıyor; diğer bölgelerde de benzer müdahalelere zemin hazırlıyor veya en azından zemin hazırlandığını gösteriyor. Türkiye, bu tabloyu doğru okumak ve dış politika adımlarını dikkatle şekillendirmek zorundadır. Enerji yollarının güvenliği, uluslararası ticaret ve bölgesel ittifaklar açısından alınacak yanlış bir tavır ve yapılacak yanlış tutumlar hem ekonomik hem de stratejik maliyetler doğurabilir. Türkiye, dostu Maduro’nun ve Venezuela’nın tam bağımsızlık ve egemenlik haklarını savunarak, kendini anti-emperyalist bir konum çerçevesinde dost ve kardeşlik siyasetiyle politik dengeleri ve bölgesel dengeleri bozmayacak stratejik hamleler yaparak hem kendini hem de Venezuela’nın tam bağımsızlığını savunacak güç ve dış politika aklına sahip bir ülkedir. Elhamdülillah.
Bu süreç, Türkiye’ye ve Türk halkına bir uyarı niteliğindedir. Ulusal çıkarlar ve milli egemenlik her zaman dış müdahalelere karşı korunmalı; bağımsız diplomasi ve stratejik öngörü öncelik olmalıdır. Venezuela örneği, emperyal güçlerin söylem ile eylem arasındaki çelişkilerini ortaya koyarken, aynı zamanda Türkiye’ye dünya sahnesinde sabırlı, bilinçli ve kararlı bir duruşun ne kadar hayati olduğunu hatırlatmaktadır.
Venezuela’da yaşananlar, emperyal güçlerin ve ABD’nin karanlık ve kirli yüzünü bir kez daha gözler önüne seriyor. Bu oluşan tablo, dünya genelinde güç ve kaynak politikalarının nasıl sahnelendiğini gösterirken, milli duruşun ve bağımsız iç ve dış politikaların önemini de hatırlatıyor. Türkiye’nin ve tüm özgür milletlerin alacağı tutum, sadece Venezuela’nın değil, tüm mazlum halkların kaderi üzerinde belirleyici olacaktır.
Unutulmamalıdır ki: Özgürlük, kendi iradesine sahip çıkanların elindedir; bağımsızlık, dış müdahalelere direnenlerin zaferidir. Bugün Venezuela’yı korumak ve yanında olmak, sadece bir ülkeyi değil, tüm dünya mazlumlarını ve insanlığın kendisini savunmaktır.

YORUMLAR